YEDİ CANLI CUMHURİYET

 

Okuyacağınız yazı, Cumhuriyet Kitapları tarafından yayınlanan YEDİ CANLI CUMHURİYET (2004, 2009) adlı kitabın başında yer alıyor. Yazıyı 1 Aralık 2003 günü yazmışım. Aradan 11 yıl geçmiş.

29 Ekim 2014 için yeni bir anma yazısı yazmak içimden gelmedi. Çünkü o günden bugüne hiçbir şey iyiye gitmedi. 11 yıl önce haber verdiğim bütün kötülükler AKP iktidarı sayesinde birer birer, adım adım gerçekleşti.

Direnli canlılar ve kuruluşlar için yedi ya da dokuz canlı denir.

Cumhuriyet’in yedinci canı kaldı mı? Kalmalı!

 “Yedi Canlı Cumhuriyet”i okumadıysanız. Okumanızı tavsiye ederim. 

Cumhuriyet’in 100’cü yaşına 9 yıl var. O zaman benim de 87 yaşımda olmam gerekiyor. 1950’den bu yana takmı tamına 64 yıldır onun can çekişmesine tanıklık ediyorum. Bu ne aymazlıktır, bu ne nankörlüktür!

Özdemir İnce

29 Ekim 2014

***

YEDİ CANLI CUMHURİYET

 

Kuruluşundan günümüze kadar geçen seksen yıl içinde Türkiye’yi yöneten iktidarların Cumhuriyet’e iyi davrandıklarını söylemek olanaksız. Kimi iktidarların öylesine girişim ve uygulamaları oldu ki bunları başka sıfatlarla tanımlamak zorunlu.

Sadece iktidarlar mı?

“Bir Müslümanın îslami bir yaşam modeline uyma ve onu uygulama arzu ve hedefine îslami olmayan bir hükümet sisteminin yönetimi altında ulaşmasına olanak yoktur” ya da “islam sadece cami vaazlarıyla gerçekleştirilemez, îslami yaşamın hayata geçirilmesi için siyasal iktidar zorunludur” düşüncesinin ardından gidenlerin de Cumhuriyetten hoşlanması olanaksız.

Cumhuriyetin önüne “Kemalist” sıfatını küçümseyerek getiren İkinci Cumhuriyetçi de Cumhuriyetten hoşlanmıyor.

Çoğu otuz yıl öncesinin Maocuları, Enver Hocacıları olan günümüz liberal demokratları da laik Cumhuriyetin köhnediğini düşünüyorlar. Bir zamanlar soldan eleştirdikleri Cumhuriyeti şimdi sağdan topa tutuyorlar.

Zorba ve teokratik rejimlerle yönetilen Müslüman Arap ülkelerinin sadece iktidarları değil fakat büyük halk kesimleri de laik Türkiye Cumhuriyeti’nden nefret ediyor.

Türkiye’nin “laik” kimliğiyle değil “ılımlı islam” kimliğiyle İslam ülkelerine örnek olmasını önerenlerin de Cumhuriyetin ger­çek dostu olduğunu düşünmek mümkün değil.

Biraz daha çabayla Cumhuriyet karşıtları cephesi listesini uza­tabiliriz.

İşte bu nedenle elinizdeki kitaba Yedi Canlı Cumhuriyet adını verdim. 1789 yılından sonra kurulan Fransa Cumhuriyeti’nin za­man zaman krallığa, imparatorluğa, diktatörlüğe dönüşerek gü­nümüze “5. Cumhuriyet” olarak ulaştığını düşünecek olursak, Cum­huriyetimizi ayakta tutan yedi canın dirim gücünü anlayabiliriz.

Cumhuriyet belki yaralı, belki hırpalanmış ama milliyetçi ve dinci ayaklanmalara, eski rejimi arzulayan siyasal partilere, karşıdevrimci iktidarlara, bölücü teröre karşın 80 yaşında.

15-20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da terörist katliam yaptığını ilan eden, El Kaide’ye bağlı şehit Ebu Hafız el Mısrî Tugayı’nın aşağıdaki bildirisini birlikte okuyalım:

“Ey Türkiye, Haçlıların ordusunu bırakarak İslam ulusu olma zamanın gelmedi mi? Afganistan’daki askerlerini çekmenin, Siyonistlerle bağlarmı koparmanın, ABD’ye Irak için asker tahsis et­meyi durdurmanın ve Haçlı Atlantik ittifakını bırakmanın vakti gel­medi mi? Türk hükümetini ABD’nin birinci sınıf ajanı olarak gö­rüyoruz. Bu nedenle Türk hükümeti barış ve ABD arasında seçim yapmalıdır.”

Terörist saldırılarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanılmış olması, El Kaide’nin ve El Kaide’ye bağlı, onunla iliş­kili köktendinci oluşumların Türkiye’de de yuvalanmış olduğunu gösteriyor. Belki “Türkiye’de de…” demek, benim için çok fazla iyim­ser bir yorum. Cumhuriyet karşın oluşumların, ilan edildiği 29 Ekim 1923 gününden bu yana, 1946 öncesinde iki kez partileştiğini (Te­rakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası), Doğu isyanlarının içinde yer aldığını, isyanlar çıkardığını biliyoruz. Bu olu­şumlar 1946’dan itibaren önce Demokrat Parti’nin, daha sonra Ada­let Partisi’nin ve öteki sağcı partilerin içinde yer aldılar ve Necmettin Erbakan’ın kurduğu partilerle varlıklarını sürdürdüler. Bunları da biliyoruz.

Cumhuriyetin, iki düşünce çizgisiyle ya da iki düşünce çizgi­sinin (bu daha doğru) Cumhuriyetle sorunları olmuştur:

  • “Laik Cumhuriyet için herhangi bir irtica tehlikesi yoktur. 1950 öncesinde açıkça, günümüzde de örtülü bir biçimde din düş­manlığı yapan jakoben laiklik, müminlerin dinlerini özgürce ya­şamasına izin vermemektedir. Bu da demokratik inanç özgürlü­ğüne karşıdır” diyen çizgi.
  • “Kemalist-laik Cumhuriyet, demokrasinin gelişerek yer­leşmesinin önündeki en büyük engeldir” diyen çizgi.

Bilindiği gibi, bu iki düşünce çizgisi, 1923 Cumhuriyeti’ni, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin önündeki en büyük engel olarak da görmektedir.

Köktendinci terörist ve Türkiye’deki yandaşları soruyor: “Ey Türkiye, Haçlıların ordusunu bırak İslam ulusu olma zamanın gelmedi mi?”

“İslam ulusu olmak”, din devleti, şeriat devleti olmak, anlamına gelmiyor mu?

“İslam ulusu olmak”, laik Cumhuriyetin ve demokrasinin sonu değil mi?

İmam hatip liselerini, laik liselerin yerine geçirme tasarısı “İslam ulusu olmak” arzusunun bir parçası değil mi? Bu arzunun en bü­yük düşmanı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) değil mi?

Birkaç on yıldır Türkiye’de kurum ve yapılarıyla devletin ve toplumun îslamlaştırılması gizli ve açık girişimlerine tanık oluyoruz, bunlara karşı savaşım veriyoruz. Ama karşımıza geçip pişkin piş­kin sırıtarak, “Türkiye’de irtica tehlikesi yoktur, böyle bir tehlikeden söz etmek laikçi-jakoben paranoyanın göstergesidir!” diyorlar.

Laik Cumhuriyet düşmanlığının öteki ayağı Cumhuriyet ve de­mokrasiyi karşı karşıya getiriyor. Dinci-gerici, totaliter cumhuriyetleri örnek göstererek cumhuriyetin bir devlet biçimi olduğunu, bu devlet biçiminin kurum ve yapılarının evrensel demokrasiye uy­gun olması gerektiğini ileri cumhuriyetinsürüyorlar. Doğrudur, ama demokra­silerin önüne de İslami, liberal, halk, burjuva sıfatlarının geldiği­ni, getirildiğini unutuyorlar.

Cumhuriyet ile demokrasi tam anlamıyla yüzde yüz örtüşmeseler bile, cumhuriyet demokrasinin ideal devlet biçimini, de­mokrasi ise  en yüce hedefini işaret etmektedir.

Latincede “res publica” bir anlamıyla “devlet” demektir. “Res publica” anlamında cumhuriyet, iktidarın bir tek kişinin elinde bu­lunmadığı, iktidarın miras yoluyla geçmediği devlet biçimini tanımlar. Egemen olan ulustur!

Yunanca “demos” sözcüğünden kaynaklanan demokrasi ise halk yönetimi anlamına gelmektedir.

Biri devlet biçimi, öteki yönetim tarzı olarak halka da­yanıyor. Peki ve o halde, cumhuriyet ve demokrasiyi birbirinin karşısına neden geçirelim?

Sözlük ve sözcük anlamlarının içeriği olarak, biri halk ege­menliğinin, öteki halk yönetiminin karşılığı olduğu için, cumhu­riyet ve demokrasinin ikisinin de “sol”da olması gerekir. Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te kurduğu Cumhuriyetin ideolojisi ve hedefledi­ği demokrasi de “sol”dadır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nında ideo­lojisi “sol”dadır.

Başta AKP Hükümeti bakanlarından bazıları olmak üzere, kimi aydın ve yazarlar, Türkiye’nin terörü daha çok demokrasi ile ye­neceğini ileri sürüyorlar. Ama Cumhuriyet ile başları hoş olmadığı için Cumhuriyet ilkelerine sahip çıkarak terörü aşmayı düşün­müyorlar. Oysa önlerinde bütün kösteklemelere karşın seksen yıllık bir geçmişin ve demokrasi mücadelesinin örnekleri var.

Ne var ki bu demokrasi âşıkları(!), biricik demokrasinin liberal demokrasi olduğunu sanmaktalar. Sözlüksel tanımına göre bir halk yönetimi olan demokrasinin temelinin halkın çoğunluğu yararına sosyal adalet yaratmak olduğunu hiç akıllarına getirmek istemiyorlar. Ekonomik demokrasiye eşlik etmeyen siyasal demokrasi olabilir mi? Elbette olmaz!

Demokratik sosyal adaletin ilke olarak benimsenmediği bir toplumda hümanizma da bulunmaz. Ama, hümanizmayı dışla­yan liberal demokrasilerde insan haklarından söz ediyorlar. Oysa sosyal adaletin bulunmadığı yerde insanlık da yoktur. Demek ki soyut demokrasi ne insan haklarının ne de sosyal adaletin garantisi.

Oysa beğenmedikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sosyal hukuk devle­ti olduğu yazmakta. Ne demek bir sosyal hukuk devleti olmak? Bu­nun yanıtı açık: Hümanist ve sosyal adaleti savunucu ve sağlayıcı bir devlet! Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bağlamda so­mut amaçları, hedefleri var. Ama bu zevat bir somut ilkeyi değil soyut bir varsayımı, yanılsamayı yeğliyor.

En azından 1923-1950 arasında “res publica” tanımının çiz­gisinden uzaklaşmadığı halde, Cumhuriyetin en çok bu dönemi eleş­tirilmektedir. Buna karşılık Cumhuriyetin yapılarını altüst eden ve mevcut demokrasi patikasının önünü tıkayan Demokrat Parti gök­lere çıkarılarak, bu partinin gerçekte “sol” bir parti olduğu zırva­ları ileri sürülmektedir. Bunu yapanlar statüko kavramını eğip bük­mekte, onu diledikleri bağlamda, diledikleri biçimde kullanmak­tadırlar.

Osmanlı Ahrar Fırkası-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nm ortak adresinde oturan postmodern liberal demokratlara göre Cumhuriyet devrimlerini günümüzde savunmak jakoben olmakla eşdeğer. Çünkü Cumhuriyet sekiz devrim yasasını (Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şapka İktisâsı Hakkında Kanun, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedarlık ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; Medeni Kanun ile kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı kanunun 110’uncu maddesi hükmü; Beynelmilel Erkamın (sayıların) Kabulü Hakkında Kanun; Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun; Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun) çıkarırken halka danışmamıştır; saltanat ve halifeliği kaldırırken halkın görüşünü almamıştır. Bu nedenden dolayı Cumhuriyete gücenik(!)mişler.

Postmodern liberallerin öyle bir kafa yapıları vardır ki, TBMM’de bu yasaların çıkması için oy veren milletvekillerini halkın temsilcisi saymazlar.

Cumhuriyet’in “sosyal hukuk devleti” ilkesini yok farz eden dinci ve liberal demokratlar onun laiklik ilkesini sulandırmak, yozlaştırmak, saptırmak için gece-gündüz uğraşırlar. Özellikle 1928-1946 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinde uygulanan laiklik, “jakoben”, “laikçi” laiklikmiş. Cumhuriyet, anglosakson sekülarizmini neden seçmemiş, neden Fransız laisitesini seçmiş…

Bütün dinlere aynı mesafede bulunması gereken laiklik din ve vicdan özgürlüğünün garantisiymiş…

Laiklik konusunda da aynı yozlaştırıcı yorum. Uydurdukları tanım insana doğruymuş gibi geliyor… şimdi tarih içinde laikliği düşünelim: Din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olması için laikliğin ortaya çıkmadan önce din ve vicdan özgürlüğünün bulunmaması gerekir. Laiklik ortaya çıkmadan önce din işlerinin tek egemeni, dünya işlerinin de devlete ortak egemeni Kilise idi. Din ve vicdan özgürlüğü devletin değil Kilise’nin denetimindeydi. Devlet, kendi yeryüzü egemenlik haklarını savunmak için, yani “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nm hakkı Tanrı’ya gitsin,” diye Kili-se’ye karşı bir iktidar mücadelesine girişti. Bunun sonunda devlet egemenliği ile Kilise egemenliği birbirinden ayrıldı ve bu ayrım eylemi ile bu ayrılma işleminin yarattığı disiplin laiklik adını aldı.

Bir soru: Devlet-Kilise çekişmesinde kim kimin yetki alanını sınırlandırmak istemiştir? Devlet değil mi? Devletin, dinin yeryüzündeki egemenlik alanını sınırlandırmak için verdiği savaşımın ürünü değil mi laiklik?

Demek ki laiklik ilkesinin ilk işlevi dinin yeryüzü egemenliğini sınırlandırmaktır. Yani egemenliğin dinsel kurallarda değil halkta olması; devletin kurumlarının dinsel ilkelere dayanmaması ve devleti din şeriatının değil halkın vekillerinin çıkardığı yasaların yönetmesi, yönlendirmesi…

Laik devlet, bu yapısı ile, bireyi ve toplumu onların dinsel inançlarına karışmaksızın Kilise ve Cami karşısında büyük ölçüde özgürleştirmektedir. Ancak laik devletin ilk işi bu değildir. Laik devletin ilk sorumluluğu birey ve toplumu Cami ve Kilise’nin yeryüzü egemenliğinin baskısına karşı korumaktır.

“Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün garantisidir” diyenler, gerçekte laik devletin dinin yeryüzü egemenliğini sınırlandırmak görevini dolaylı yoldan yadsımaktalar. Çünkü, “Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün garantisidir” diyenler, bu garantiden yola çıkarak, laik eğitimi dinselleştirmek istemektedirler.

Yedi Canlı Cumhuriyet’in dayandığı cumhuriyet, demokrasi ve laiklik anlayışını kısaca açıkladım. Bu anlayışın Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş gerekçesiyle, varoluş cevheriyle çelişki içinde olmadığını sanıyorum.

Gösterge ve belirtiler Yedi Canlı Cumhuriyet’in yedi kollu bir fesat (komplo conspiration) karşısında bulunduğunu gösteriyor.

Elinizdeki kitap, bu yedi kollu fesata direnen Yedi Canlı Cumhuriyet’in alçakgönüllü bir savunmasıdır.

Bu kitabın yayımlanması dolayısıyla, yazılarımı yayımlayan ve Cumhuriyet Kitapları tarafından kitaplaştırılmasına izin veren Hürriyet gazetesine, bu yazıları kitaplaştırmak isteyerek beni onurlandıran Cumhuriyet Kitapları’na teşekkür ederim.

Özdemir ince

Cihangir, 1 Aralık 2003