YENİ BİR DÜNYA MODELİNİN DOĞUŞU

Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında (şimdilik) 4 ciltlik bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. I.Cilt: Felsefenin Şafağı: Hint, Çin, Yunan, Roma ve Rönesans Avrupası; II.Cilt: Rönesans’tan Aydınlanma’ya Yeni Bir Çağın Doğuşu; III.Cilt: Aydınlanma, Fransız Materyalizmi, Amerikan ve Fransız Devrimleri; IV.Cilt:Ekonomi Politik, Alman İdealizmi, Rus Halkçılığı ve Marksizm. V.Cilt: Galiba İslam Felsefesi olacak(mış).

“Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için…

Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlarken 1.Ci,lt’te yer alan Nicolaus Copernicus hakkında bir incelemeyi bilgi ve ilginize sunuyorum.

 Özdemir İnce

23 Kasım 2013

***

 NICOLAUS COPERNICUS

(1473-1543)

 

 “Hepsininin (gezegenlerin) ortasında ise güneş yer alır” Kopernik

 “Ahmak, güya astronominin bütün kazanımlarını tersyüz edecek, halbuki Kutsal Kitaın da yazdığı gibi Josua dünyayı değil, fakat güneşi durdurmuştu!”[1] Martin Luther  (Kopernik’in açıklamaları hakkındaki yorumu)

KOPERNİK

  Yeni Bir Dünya Modelinin Doğuşu

Yüzyıllardır bilim dünyası, Katolik Kilisesi’nin ve skolastik felsefenin baskısı altında tutulmuş, yetenekleri köreltilmiş ve bir bakıma yer altına itilmişti. Ancak önce Rönesans ve ardından gelen hümanizm dalgasıyla birlikte devrimci köylü ayaklanmaları, skolastik felsefenin önce sarsılmaz sanılan tahtını, sonra da sözüm ona bilimsel otoritesini yerle bir etmişti. Yüzyıllardır bilim ve felsefe dünyasına kimi zaman zorla kimi zamansa rızayla kabul ettirdiği köhnemiş evren sistemi, bilimin gelişmesiyle birlikte orasından burasından çatırdamaya başlamıştı.

İtalya’da, Hollanda’da ve Kuzey Avrupa’nın deniz ve ticaret kentlerinde gelişmekte olan ticaret burjuvazisi hem bilimsel keşiflere ihtiyaç duyuyordu hem de bu gelişmeyi sürekli kılacak yeni bir kültür ve yaşam tarzına merak salıyordu.

Bir yandan İtalya’da Rönesans’ı başlatan aydınlar, diğer yanda ise bilimsel alanda köhnemiş dogmaları bir biri peşi sıra çürüten bilim adamları, ufukta gözükmekte olan yeni bir dünyayı müjdeliyorlardı.

O güne kadar kilisenin uşağı ve sözcüsü durumundaki bilim adamları, önlerine konan ve hayatın gerçeklerini açıklayamayan ölü tezlerin, hayatın ve doğanın gerçeğiyle çeliştiğini saptadıkça, kilisenin bilimsel otoritesini bütünüyle sorgulama yoluna gitmişlerdi. Sorgulamaksa her adamın girişebileceği bir iş değildir, çünkü en basit gerçekleri ifade etmek bile ölüm cezasına çarptırılmakla sonuçlanabilirdi. Giordano Bruno[2], Serveto[3], İtalyan bilim adamı Vanini[4], Hollandalı Vesalius[5] öldürülen veya aforoz edilerek toplumdan dışlanan aydın ve düşünürlerden bazılarıydı. Bu çalışmada yer verilen ve başyapıtından önemli bir bölüm okuyacağınız Galileo ise kellesini, engizisyon mahkemesinin baltasından zor kurtarmıştı. Birçok bilimsel eser ya yasak kitaplar listesine girmişti ya en ücra manastırların gizli kitaplıklarına hapsedilmişti ya da daha en başından itibaren ele geçirildiği anda yakılarak yok edilmişti.

O dönemde birçok bilim ve düşün adamının kilisenin emrinde çalışması ya da bunların önce manastırlarda eğitim görmeleri ve sonra bilimsel araştırmalara yönelmeleri, bize şaşırtıcı gelmemelidir. Neticede İslam ve Uzak Doğu felsefesinin büyük düşün adamları da buradan çıkmadılar mı? Her yeniliğin önce aydınlar arasında, dolayısıyla dönemin en gelişmiş ve en aydın okur-yazar kesmin arasından çıkması kadar doğal bir şey olabilir mi?

Polonya asıllı Nikolaus Kopernik (1473-1543) de hayata önce papaz sonra bir bilim adamı (astronom) olarak atılmıştı. Kopernik’in ortaya attığı yeni evren modeli, aslında pek de yeni sayılmazdı, çünkü onun da yazılarında belirttiği gibi güneşi merkez alan evren modeli daha önceden antikçağda ortaya atılmış ve hatta bunun bazı bilimsel açıklamaları da yapılmıştı. Ancak Potelema’nın Dünya merkezli evren modeli baskın gelmiş ve sonra da Hıristiyan dünyası bu modeli, kanon haline getirerek Tanrının evren modeli olarak kafalara kazımıştı.

Ptolemaios Modelinin Yıkılışı

Kopernik’in güneş merkezli evren modeli, 2000 yıldır hükmünü sürdüren eski modeli, birkaç on yıl içinde yerle bir edecek ve her açıdan bir devrime yol açacaktı. Kilisenin yüzyıllardır dişiyle tırnağıyla savunageldiği resmi Tanrı modelinde açılan gedikler, başka alanlara da sirayet etmiş daha büyük gediklerin açılmasına yol açmıştı. Sorun sadece bilimsel alanlardaki gedikler değildi, asıl gedik kilisenin ve ortaçağ dünyasının dayattığı düşünce ve yaşam tarzı alanında açılmıştı. İnsanoğlunun Pandora kutusundan bu kez kötülükler değil, fakat iyilikler çıkıyor ve hızla dünyanın her yanına dağılarak toplumları devrimcileştirmişti.

Kopernik bütün bilimsel çabasını, sözüm ona güneşin ve yıldızların hareketiyle ortaya çıktığı varsayılan gündüz ve gecenin seyrine yöneltmişti. Ona göre gündüz ve gece, dünyanın kendi ekseninde turladığı yirmi dört saatlik bir rotasyonun sonucuydu; mevsimlerse, yerkürenin üç yüz altmış beş günde güneşin etrafında dönmesiyle oluşuyordu.

Kopernik’in ulaştığı sonuç, kilise açısından dehşet vericiydi, çünkü bununla Tanrının değişmez ve mutlak hakikati inkar ediliyordu. Bu tezleri ifade etmek günahtı, ama insanlık açısındansa özgürleştiriciydi. Yüzyıllardır kilise ve din erbabı, dünyanın Tanrının insanlığa bir lütfu olduğu anlatıp duruyordu. Bunun bir hurafe olduğu kanıtlanmıştı. Evrenin sonsuzluğu bir gerçekti ama bu arada yerküre de sıradanlaşarak basit bir gezegene hem de güneşin ışığına muhtaç bir toprak parçasına dönüşmüştü. Demek ki yedi günde yaratılan dünyamız, insanlığın emrine amade olduğu söylenegelen doğamız ve dolayısıyla insanoğlunun bizzat kendisi evrende özel bir yer teşkil etmiyordu. Kilisenin başı Papa, onun emrinde çalışan on binlerce din adamı ve Tanrının yeryüzündeki kılıcı olarak göklere çıkarılan krallar, Adem’in bir anda cennette çıplak kalması gibi çarpık bacaklarıyla ortada kalmışlardı. Yıkılan tahtlar, düşen taçlar ve onlarla birlikte yerle bir olan skolastik felsefe…

Dünyanın Sıradanlaşmasının İdeolojik Etkileri

Kopernik bilimsel bulgularını, 1543 yılında kaleme aldığı Gökcisimlerin Döngüleri adlı eserinde toplamıştı. Kuşkusuz Kopernik’ten önce de buna benzer görüşler dile getirilmişti. Antikçağda Samoslu Aristarkhos sağduyusuna ve bazı gözlemlerine dayanarak güneş merkezli (heliosentrik) bir tez ortaya atmıştı. Bu tezlerin sonradan tartışıldığı da olmuştu, ancak Kopernik’in en önemli başarısı, bu tezleri katı bilimsel araştırma ve bu araştırmanın matematiksel sonuçlarıyla birlikte ortaya koymasıdır. Kopernik bunu yaparken keskin bir materyalist bakış açısını kendisine kılavuz edinmişti. O, katı ampirizmi değil, fakat gözlemlerinin yanı sıra duyumsamaya dayanan olguları da dikkate alarak gerçekliğin sadece görülenle sınırlı olmadığını, hakikat olarak bilinen şeylerin aynı zamanda bir görüntü olduğu ve dolayısıyla yanıltıcı olabileceğini de kanıtlamıştı.

Ptolemaios’un hatası katı bir ampirizme kapılmış olmasıdır. Ona göre dünya hareket etmiyordu, çünkü eğer dünya kendi ekseninde hareket ediyor olsaydı, bu durumda gökyüzündeki cisimlerin de dünyaya göre aynı hızda ama aksi yönde hareket etmeleri gerekirdi. Ancak yıldızların ve gezegenlerin hareketi bir görüntüden ibaretti.

Kopernik ise şunları söylemişti: “Neden gökyüzünün hareketi bir görüntü olmasın ve dünya da kendi ekseninde hareket etmesin ki? Vergil,Aeneis adlı eserinde ‘limandan ayrılırken, araziler ve köyler de bakış açımızdan kayboluyorlar’ dememiş miydi? Gemi limandan ayrılırken, güvertedekilere göre kendileri hareketsiz, ancak onların dışındaki her şey hareket etmektedir.”

Burada yapılması gereken, gerçek hareket halindeki nesneyi keşfetmektedir. Biri gerçekten hareket ederken, diğeri farazi bir harekete sahiptir. “Güneşin hareketi olarak algıladığımız şey aslında yerkürenin ve onun parçasının hareketinden başka bir şey değildir. Dünya ve ona ait olanlar, güneşin etrafında tur atmaktadırlar. Tabii ki diğer gezegenler de öyle. Sözüm ona geriye doğru hareket eden gezegenlerin hareketi ise gerçek değildir, yerkürenin hareketi böylesi bir görüntüye neden olmaktadır. Sadece bu kanıt bile gökyüzündeki birçok çelişkiyi açıklamaya yeter.”

Bu, birkaç satırlık paragraf bile, ilahiyat dünyasının en güvenilir dünya merkezli evren tezini ve bu tezi ayakta tutan bütün ideolojik zeminini darmadağın etmeye yetmişti. Eski Ahit’ten bu yana insanlığa tartışmasız bir hakikat olarak lanse edilen bütün dinsel açıklamalar, kumdan kaleler gibi çökmüştü. Bu açıklamanın burada kalması mümkün değildi. Biraz da can korkusu nedeniyle söz konusu açıklamaları ölüm döşeğinde açıklayan Kopernik, bütün bilim dünyasını büyük bir heyecana sevk ederek hareketlendirmişti. Sadece hareketlendirmekle kalmamış aynı zamanda bilimin, “din ve dinle alakası olan bütün bir ilahiyattan bağımsızlığını ilan etmişti.”[6]

Bilimin İlahiyattan Bağımsızlaşması

Kopernik’in teorisini temel alan Kepler, sadece bir kuşak sonra Aristoteles’in bir başka teorisini daha yerle bir etmişti. Aristoteles’e göre maddenin mükemmel ve mükemmel olmayan iki türlü hareketi vardı ki bunlardan mükemmel olanı gök cisimlere mahsustu, diğeri, yani mükemmel olmayanı ise biz ölümlülere, yani yeryüzüne mahsustu. Kepler, Mars üzerine yaptığı sekiz yıllık bir araştırmadan sonra, gezegenlerin yörüngelerinin mükemmel bir daire değil, fakat yamuk bir daire, yani mükemmel bir elips olduğunu Yeni Astronomi adlı eserinde ortaya koymuştu.[7] Kilise açısından bu saptama, büyük bir utanç kaynağıydı. Adeta yerle gök yer değiştirmişti. Bununla birlikte maddenin hareketinin kendine has bir yasasının olduğu da keşfedilmişti.

Tabii ki Katolik Kilisesi bu süreci öylesine hareketsiz izleyemezdi. Nitekim hemen harekete geçmiş ve Kopernik’in De revolutionibus orbium coelestium adlı eserini yasak kitaplar listesine almıştı. Sadece Katolik kilisesi değil, ona bayrak açan Lutherciler de Kopernik’in “zındıklığı”nı keşfetmişti. Luther, „Kopernik bütün bir astronomi öğretisini baş aşağıya mı çevirecekti?“ diye sormuştu.

Bilim ve felsefe dünyasındaki savaş, Kopernik’in ölümüyle son bulmayacaktı, ki nitekim 50 yıl sonra, İtalyan bilim adamı Galileo Galilei ve  Alman bilim adamı Johannes Kepler (1571-1630), onun öğretisini daha da ileri götürecek güneş merkezli modeli bütün bilim dünyasına kabul ettireceklerdi.[8]

Derin bir Tanrı ve din inancına sahip olan Kepler, büyük bir yoksulluk içinde yaşıyordu. Ona göre Tanrının bir yaratımı olan dünyanın ve evrenin anlaşılması için bilimsel çabalarda bulunmaktan daha doğal hiçbir şey olamazdı. Ona göre Kopernik “bir dehaydı ve özgür düşüncenin timsaliydi“.

Kopernik’in öğretisini felsefi açıdan devam ettiren ve hatta onun bile tartışamadığı bazı konulara korkusuzca el atan bir başka ünlü düşünürse 1600 yılında yakılarak öldürülen Nolanlı Giordano Bruno’ydu.[9] İtalyan kökenli doğa bilimcisi yazı ve konuşmalarında “evrenin sonsuzluğunda sayısız miktarda ve belki insanlardan da daha zeki canlılar barındıran başka dünyaların da olduğunu” ileri sürüyordu. Bruno’ya göre içinde bulunduğumuz evren birçok güneş sistemine ev sahipliği yapıyordu.

Günümüzün bir büyük bilim adamı olan Hawking ise Kopernik’i şöyle değerlendirir: “Kopernik’in, dünyanın güneşin etrafında döndüğü teziyle, Albert Einstein’in uzam ve zamanın kütle ve enerjiyle büküldüğünü açıklayan görecelilik teorisi, bilimi aynı oranda devrimcileştirmiştir. Her ikisi de şeylerin konumunu ve düzenini derinlemesine değiştirmişlerdir. Nasıl ki Kopernik üzerine engizisyonun hışmını çekmişse, Einstein da aynı derecede Nazilerin hışmına uğramıştır.”[10]

Sadık Usta

—————————————————————————-

[1] Martin Luther, Kopernik hakkındaki sözleri için bkz., Geschichte der Philosophie, VEB Verlag, Berlin, 1960, c.1, s.299.

[2] Giordano Bruno (1548-1600) İtalyan filozof, rahip, gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona „doğacı coşkunluğun düşünürü“ de denilebilir. Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik’in tezini savundu. Evrenin sonsuz ve eşdağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi’nin engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma’da diri diri yakılarak idam edilmişti.

[3] Miguel Servet (1509-1553), İspanyol ilahiyatçı, hekim, haritacı hümanist. Avrupa’da kan dolaşımını doğru şekilde inceleyen ilk bilim insanıdır. Matematik, gökbilim, meteoroloji, coğrafya, anatomi, eczacılık, hukuk felsefesi, tercümanlık ve İncil’i orijinal metinlerinden tefsir etme çalışmaları bulundu. Ayrıca şairliği de vardı. Özellikle eczacılık ve ilâhiyat bilimlerinin tarihinde nam sahibidir. Protestan Reformuna dahil oldu ve daha sonra teslisi reddeden bir Mesihçilik itikadı geliştirdi. En başta İsa’nın hiçbir Tanrısal konumu olmadığını savunduğu için, İsa’yı Tanrı veya Tanrısal ortaklık konumunda kabul eden Katolikler ve Protestanlar onu sapkın olarak görüyorlardı. Cenevre’de yakalandı ve o vakit Protestan mezhebine bağlılardan oluşan Cenevre idaresinin kararıyla bir kazığa bağlanıp diri diri yakılarak öldürüldü.

[4] Giulio Cesare Vanini (1585-1619) İtalyan, Katolik din adamı ve ateizm kuramcısı. En büyük ve tek güç madde ve doğadır, demiş ve kendini Hristiyanları dinsizleştirmeye adamıştı. 1619 yılında Ateizm suçlamasıyla yakılarak idam edildi. 

[5] Andreas Vesalius (1514-1564) Roma İmparatoru V. Charles’ın oğlu olarak Brüksel’de doğmuştur. Antikçağdan bu yana süregelen insan bedeni hakkındaki yanlış düşünceleri düzelten anatomist ve hekimdir. Tıp kökenli bir ailede büyümüştür. Babası imparatorun başeczacısıydı. Ailesi küçük yaştan itibaren onu tıbbı düşünceleri okuması için cesaretlendirmişti. Vesalius, Galenos’un insanın anatomik yapısı hakkında verdiği bilgilerin hatalar içerdiğini ve bu hataların kaynağının, bu konudaki çalışmaların hayvanlar üzerinde yapılmasına ve elde edilen verilerin insanlara mal edilmesinden kaynaklandığını ileri sürdü. Ona göre insan anatomisi ile ilgili bilgi en iyi biçimde, sadece sağlıklı bir insan vücudunun incelenmesi ile elde edilebilirdi. Galenos’un 200’den fazla hatasını düzeltti.

[6] F. Engels, Dialektik der Natur, Dietz Verlag, Berlin, 1955, s.9.

[7] Johannes Kepler, Weltharmonik, bkz., Die Klassiker der Physik, ausgewaehlt und eingeleitet von Stephen Hawking, Hoffmann und Campe, München, 2004, s.530.

[8] Die Klassiker der Physik, s.524.

[9] Bkz. Sadık Usta, Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.1, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2018.

[10] Die Klassiker der Physik, augewaehlt und eingeleitet von Stephen Hawking, Hoffmann und Campe, München, 2004, Sunuş bölümü.