YENİ BİR KİTAPLA BULUŞMA

İstanbul’a döndük, birkaç saat sonra “Edebiyat ve Siyaset Olarak Hayat”ın  (İmge Yayınları) kolisi geldi. Yayınlanmış kitaplarımın sayısı 130’lara başladı ama ben gene de, ilk kitaplardaki kadar olmasa da, heyecanlanıyorum. Kimileri dokunduklarını, Yüce Allah’ın sayesinde, altına çeviriyorlar ya, ben de ne zaman yeni bir kitabımı açsam içinden “Cumhuriyet” ve “Laiklik” yazıları fışkırıyor. Bugün okuyacağınız yazı bunlardan biri. Ayrıca 30 sayfalık, Başyüce’nin şeyhi Necip Fazıl Kısakürek üzerine yazılar da var.

Site abonelerine ve o binlerce “Bok Bok Olduğunu Bilmez” hayranına duyurulur. Kitap ateştir ama el yakmaz!

ÖZDEMİR İNCE

5 Mayıs 2016

 ***

BİR İFTİRA, ÜÇ KİTAP[i]

 Türkiye Cumhuriyeti devrimci özsuyunu yitirdiği için 17 Aralık 2013 tarihli bataklığa saplandı.

Bu cümlenin anlamsal olarak içerdiği sebep-sonuç ilişkisi size çok uzakmış gibi görünmesin.

Devrimci özsuyu kendiliğinden kurumadı, kurutuldu. Kurutma işleminin taa 1950 yılında başladığını söylersem, lütfen bu da abartı sayılmasın.

Cumhuriyetin devrimci özsuyunun zehirlenmesi Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle başladı.

1980’lerden ve özellikle de 90’lardan itibaren “Avrupa Birliği’ne girmek ve demokratikleşmek istiyorsanız, geçmişinizle yüzleşip barışmalısınız” denildi. Hayatın ve düşünce hayatının doğallıkları içinde, zamana yayılarak kendiliğinden olan bir dönüşüm için yapay bir işlem başlatıldı. Daha anlamlı bir deyişle, bir tezgah kuruldu.

Bir süre sonra bu barışma işleminin nasıl olacağının reçetesi de verildi: “Osmanlıyla barışın ve cumhuriyetin devrimlerini gözden geçirin; bu kadar laikçi olunmaz, biraz Müslümanlaşın!”

İki yüz yılın devrimci mücadelesinin anıtsal ürünü olan Cumhuriyet gözden düşürülmek isteniyordu.

Bu satırların yazarının bu tuzağa başından itibaren karşı çıktığını bilen bilir. Bilmeyen varsa, utansın!

Yıkılmak istenen, Cumhuriyet’in devrimci kuruluş modeli idi. Antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı, laik ve halkçı Kemalist ideoloji idi!

Cumhuriyet’in tepeden inme ve jakoben bir tarzda kurulduğu iddia ediliyordu. Meğer, cumhuriyet kurulurken, devrimler yapılırken halka sorulmamışmış. Bu işleri yapanların TBMM’deki “halk” olduğu unutuluyordu. Bu yetmiyormuş gibi kurucu kadronun lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün diktatör olduğu da iddia ediliyordu. İddia ediliyordu ama 1923-1938 dönemi yönetiminin yeryüzündeki mevcut uygar  devletlerin (Avrupa devletlerinin) % 99’uyla aynı zihniyet ve yapıda olduğu unutuluyordu. Ama olsundu, Atatürk’ün bizzat kendisi ve benimsediği rejim,  geleceğe doğru zaman yolculuğu yaparak, Birleşmiş Milletler’in 1948’de kurulmasıyla  ortaya çıkan, insan haklarına dayalı demokrasinin normlarına sahip olmalıydı. Gel de gülme!

Bu iddiada bulunanlar, ABD’yi kuran kurucu babaların ve Fransa cumhuriyetini kuranların cumhuriyetçi “kurucu ideoloji”lerinden haberleri bile yoktu. Yok olduğu için de “Kurucu ideoloji eskimiştir, zaman aşımına uğramıştır, restore edilmesi, yenilenmesi gerekir!” diyorlardı. Amaç cumhuriyetin “laik” damarının köküne kibrit suyu dökmekti. Ama, ABD’nin, Fransa’nın kurucu ideolojilerini neden gözden geçirmediğini soran falan yoktu.

Bu faslı kapatmadan önce, Cumhuriyetin  Sol ve İslamcı hayallere karşı kapı ve penceresini kapattığını kabul edelim. Cumhuriyetin sola karşı uyguladığı baskıyı eleştirenlere, dönemin Avrupa tarihini okumalarını tavsiye ederim. Örneğin, bir komünist partisinin var olduğu Fransa’da, İkinci Dünya Savaşı’na girilmeden önce, FKP milletvekillerine ve üyelerine karşı uygulanan şiddet ve tutuklama furyası üzerine biraz kafa yormalarını öneririm.

Tarihsel gerçekleri unutarak, görülmemiş bir şiddetle Cumhuriyet’e saldırdılar: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat müdahale ve darbelerinin faturasını cumhuriyetin Kemalist ideolojisine fatura ettiler. 27 Mayıs’a küçük bir rezerv koyarak, geriye kalan üç hareketin cumhuriyetin Kemalist ideolojisiyle uzaktan yakından ilişkisi bulunmadığını söyleyebiliriz..

Cumhuriyetin 1923-1946 döneminin Kemalist olduğu inkâr edilemez. 1946-1950 arası, Kemalist ideolojiden  ödün verilmesinin başladığı dönemdir. “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkarmasına karşın, Demokrat Parti’nin cumhuriyetin Kemalist ideolojisiyle ciddi bir ilişkisi  olmadı. Görünen,  törensel ve sözde bir saygıdır.

İmam hatip okullarının gayesi, sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dinini bilen Türk vatandaşı doktor, mühendis, hakim olsa daha iyi değil mi? Bugün orta öğretime giden 3 milyona yakın öğrencimizin 240-250 bini klasik eğitime ilaveten din eğitimi veren bu okullara gidebiliyor. Bu okulların önü üniversiteye açıktır. Onu biz yaptık… Şayet Kuran kursları veya din eğitimi, bu kanuna (Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na) ters düşüyorsa yanlış olan, din eğitimi değildir, Tevhid-i Tedriasat Kanunu’dur… İslam birliği konusunda asıl mesele, her ülkenin İslam’ı doğru anlayıp tatbik ederek Kuran’ın getirdiği nizamı yaşamaya çalışmasıdır. O zaman, İslam dünyası gerçek manada güçlenmiş olur” (htp://blog.milliyet.com.tr/cdenizkent)  diyen Süleyman Demirel mi Kemalist yoksa  Türk-İslam Sentezi’ni Cumhuriyet’e ideoloji yapan Kenan Evren mi? Güldürmeyin! İkisi de ülkeyi imam-hatip okullarıyla doldurmuştur!

Gelelim günümüze, AKP tarikat partisine ve İslamcı hükümetine: Demokratik bir ülkede anayasaya, partiler yasasına ve öteki yasalara göre kurulmuş bir parti, bu ölçü ve ölçütleri kabul etmiş demektir. Bu yazılı yasal metinlere ve demokratik geleneklere göre seçimle iktidara gelir ve seçimle iktidardan gider.

En temel ve en basit ölçü ile “Ben anayasanın laiklik ilkesinden memnun değilim, değiştireceğim” diyemez. Bu rejim değiştirmek anlamına gelir. Darbeciliktir! Türkiye’de hiçbir iktidar Anayasa’nın 174.maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları’nı yok sayamaz. Yani 4+4+4 yasasını çıkartamaz, laik okulları imam-hatip okullarına dönüştüremez, laik okullara zorunlu İslamiyet dersi koyamaz. Bu eylemlerin tamamı adı geçen partinin kapatılmasını gerektiren anayasal ve yasal suçtur. Ama cumhuriyet devletinin yıkılması pahasına daha fazla demokratik (!) olmak için siyasal parti kapatılması neredeyse imkansız hale getirilmiştir.

15 Ocak 2013 tarihli Sözcü gazetesinin birinci sayfasına bakıyorum: “Acı kaybımız! Ulu Önder Atatürk’ün 1923’te kurduğu, uğruna onbinlerce şehit verdiğimiz, kan ve gözyaşı döktüğümüz, umutlarımızı bağladığımız Devlet’i kaybettik…. Memleket yasta, acımız büyük… Devletin ruhuna el Fatiha!” yazıyor.

Cumhuriyet tasarlanmış bir cinayetin kurbanı oldu. Failler kim? AKP Tarikatı ile Gülen Cemaati ve suç ortakları:

İkisi de Cumhuriyet’i ve ilkelerini yüzde yüz reddeden birer dinsel yığışım değil mi?

Suç ortakları kim? Liboş liberaller, ters-yüz olmuş solcular, 2010 referandumunda evet oyu verenler,  yetmez ama evetçiler ve bu iki dinsel yığışımın demokrasiyi kabul edip geliştireceğine inanan budalalar.

Şimdi utanmadan ağlaşıp dövünüyorlar. Arlanmadan yanılmış olduklarını söylüyorlar.

Ve bunun böyle olacağını en azından 1994’ten bu yana yazıp sözleyen benim yanımda  görünmek  istiyorlar. Yüzsüz herifler.

Bana, “Aman Fethullah Hoca’yı eleştirme, biliyorsun gazetesini dağıtıyoruz; aman İmam-Hatiplere  laf dokundurma, Başbakan kızıyormuş; aman Tevhid-i Tedrisat yazılarını fazla uzatma!” diyenleri hüzünle hatırlıyorum… Yüzüme bakmaya cesaret edebilecekler mi acaba?

***

Duralım biraz ve soralım: Cumhuriyet, ABD’nin, Avrupa Birliği’nin ve kimi Türk yazıcılarının arzu ettiği gibi “dekamalize” edilmeseydi, yani Kemalizmden arındırılmasaydı, Cumhuriyet ilkelerinden yoksun bırakılmasaydı, AKP iktidara gelip üç kez seçim kazanabilir miydi?

Haydi şimdi demokratik oylarla gönderin bakalım. Artık çok geç, çok geç!

Bu ülkede Kemalistler, Atatürkçüler, devrimciler oldu ama Cumhuriyetçiler neredeyse hiç olmadı. Olsaydı, bir sol cumhuriyetçi Varlık Vergisi’nin ırkçı bir vergi olduğu safsatasına inanabilir miydi? Ama inandılar.

“Cumhuriyet aydınları” denen operet mareşali kitle, yani alafranga entellijansiya züppeydi, vurdum duymazdı, laubaliydi, yangeldizm marazına müptela idi.

Üniversite, akademik haysiyetten yoksundu.

Sol, psikiyatri kliniği sanılıyordu, öyle  sayılıyordu: Cumhuriyet’e ve ilkelerine sahip çıkmak ayıptı, gericilikti.

Cumhuriyet ve cumhuriyetçiler müstagni (doygun) idi, pısmış ve pısırık idi!

Bu toplu nedenlerle Karşı Devrim ayağa kalktığı zaman, karşısında kaya gibi duran bir kitle bulmadı. Varlık Vergisi gibi kaçınılmaz bir vergi iftiraya uğradığı zaman, ayağa kalıp “Hayır arkadaş, bu vergi ırkçı amaçlı değildir, zenginden alınan haklı bir vergidir!” diyen çıkmadı.

Size ütopik gelecek ama, Varlık Vergisi savunulmadığı için 17 Aralık 2013’ta ortaya çıkan soygunlar yapıldı.

***

Varlık Vergisi son zamanlarda Fenerbahçe stadın adının değiştirileceği söylentileriyle birlikte bir kez daha hortladı. İlgilendim. Yazılı basında ve internette bazı şeyler okudum.

Bunlardan ikisine, Aydınlık gazetesinin 3 Ocak 2014 tarihli sayısında kısaca değindim:

[Her gün aşağı yukarı 20 kadar gazete okuyorum. Solcu nitelikli bir gazetede, Fenerbahçe’nin  “Saracoğlu Stadyumu” adının, sponsor almak için, değiştirilebileceğiyle ilgili bir yazıda “Irkçı Gidecek, sermaye gelecek” başlığını okudum ve merak ettim. Internete baktım. Bulduğum yazılardan iki örnek vereceğim:

Beyaz TV’de ekrana gelen Ve Gol programı gecenin en ilginç tartışmalarından birine sahne oldu. Programın yorumcularından Rasim Ozan Kütahyalı, son yolculuğuna uğurlanan Lefter Küçükandonyadis’in ölümünün ardından ilginç bir konuyu gündeme getirdi.
Kütahyalı, Lefter’in ailesi ve akrabalarının gayrimüslim oldukları için eziyet çektiklerini ve buna sebep olan kişininse stada ismi verilen Şükrü Saraçoğlu olduğunu ifade ederek bir çağrıda bulundu. Kütahyalı’ya göre, Lefter ve ailesine bunca acıyı yaşatan kişi Şükrü Saraçoğlu’ndan başkası değil. Kütahyalı bu sözlerinin ardından Fenerbahçe yönetimine bir çağrıda bulunarak Şükrü Saraçoğlu isminin staddan çıkarılması, hatta stadyumun yeni ismininse Lefter Küçükandonyadis Stadı olması gerektiğini ileri sürdü.
Kütahyalı’nın bu çağrısına Ahmet Çakar’dan da destek geldi. Özellikle son dönemlerde, azınlıklara kötü muamele yapmakla suçlanan Türkiye için de bu adımın önemine dikkat çeken Çakar, Fenerbahçe’nin Lefter’in adını stadyuma vererek dünyada ses getirecek bir harekete imza atacağını ifade etti.” (Gazete Boyut)

İsrail’e Türkiye’den göç etmiş olan Yahudiler de bu konuda kampanya başlatmışlar:

“Fenerbahçe Kulübü’ne yollanmak üzere ‘change’ isimli sitede kampanya başlatan Türk asıllı Yahudiler, ırkçı olduğunu iddia ettikleri eski başbakanın adının stattan kaldırılmasını istediler.

İsrail’de yaşayan Türk asıllı yahudilerin haber sitesi olan Hastürk’te yer alan habere göre, change isimli sitedeki kampanyada, Fenerbahçe ‘ye 17 yıl boyunca başkan olarak hizmet veren eski başbakan ve bakan Şükrü Saraçoğlu’nun adını alan stadın isminin değiştirilmesi istendi.

Sitede, katılımcıların mail şeklinde kulübe göndermeleri için hazırlanan Başkan Aziz Yıldıran ve yönetim kuruluna hitaben yazılan dilekçede şu ifadeler kullanıldı: “Şükrü Saraçoğlu hem bu ülke hem de Fenerbahçe Kulübü için çeşitli hizmetlerde bulunmuş olmasına karşın, getirdiği zarar hepsinden daha büyüktür. Saraçoğlu, on binlerce ailede perişanlık ve yıkım yaratan varlık vergisini çıkarmaktaki asıl amacım ‘Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceği’ sözleriyle açıklamıştır. Lefter Küçükandonyadis’in ya da Aziz Yıldırım’ın, Fenerbahçe kulübüne ve bu millete hizmetleri, Saracoğlu’nunkinden binlerce kez daha hayırlı ve daha şereflidir. Bu yüzden Fenerbahçe Stadı’nın adı en kısa sürede değişmelidir’.

Hastürk isimli sitede ise Şükrü Saracoğlu’nun başbakanlığı döneminde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yaptığı iddia edildi, Ermeniler’den varlıklarının % 232’si, Yahudiler’den varlıklarının % 179’u, Yunanlar’dan varlıklarının % 156’sı, Müslümanlar’dan varlıklarının % 5’i kadar vergi borcu talep edildiği hatırlatıldı.” (Aski Haber, 25.12.2013)]

***

Bunun üzerine, 6 Ocak 2014-24 Ocak 2014 tarihleri arasında Aydınlık gazetesinde yayınlanan  15 yazı kaleme aldım. Dizinin adı: “Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, Irkçılık ve Varlık Vergisi.”

Yazıların baş kahramanı 1923-1950 yılları arasında CHP milletvekilliği; bakanlık ve başbakanlık yapmış; başbakanlığı döneminde Varlık Vergisi’ni çıkartmış olan Şükrü Saracoğlu’dur. Şükrü Saracoğlu da tıpkı Mahmut Esat Bozkurt[ii],  “Andımız”ın yazarı Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip[iii], Hasan Ali Yücel  gibi devrimci siyaset adamları, Cumhuriyet düşmanlarının ilk saldırı hedefleri oldu. Bu onurlu insanlar Cumhuriyet’in Devrim Mangası’nın fedaileridir. Doğrudan doğruya Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e saldıramayanlar, bu  siyasal bilinç ve entelektüel düzeyleri çok yüksek örnek insanları boşuna hedef seçmedi.

 

Sözünü ettiğim “Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, Irkçılık ve Varlık Vergisi” dizi yazısını yazarken iki değerli dostun kitabını babamın malı gibi kullandım. Bundan dolayı ikisinin de mutlu olduğunu tahmin ediyorum:

-Cahit Kayra, Savaş, Türkiye, Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi, 2011.

-Alev Coşkun (Araştırma: Yasemin Coşkun),  Ödemiş’ten Zirveye Tırmananlar, Ödemiş Belediyesi, 2012.

***

Üstadım Cahit Kayra (d.1917) Mülkiye’yi bitirdi. Devlet hizmetinde 30 yıl bürokrat olarak bulundu. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de başvurulan Varlık Vergisi uygulamasında en genç müfettiş olarak çalıştı. Politikaya girdi, milletvekili ve bakan oldu. Emekliliğinden sonra araştırma ve öykü kitapları yazdı. Varlık Vergisi’nin hayatta kalan tek uygulamacı tanığı.

Varlık Vergisi çevresinde yaratılan ve doğrudan doğruya cumhuriyeti hedef alan yalan ve iftira furyası canına tak ettiği için sözünü ettiğim kitabı yazdı.

Bu kitaptan sonra yalan ve iftira kampanyasına devam etmek artık çok zor. Eğer Cahit Kayra’nın kitabı olmasaydı, bu konuda elime kalem almaya cesaret edemezdim. Yayınlanmasından sonra kitabına yapılan düzeysiz saldırıları değerlendirirken şöyle diyor:

Türkiye, savaşa girmemek için radikal önlemler alırken varlıksız kesim yanında zengin kesime de başvurmuş, onlardan bir servet-sermaye vergisi alma yoluna gitmiştir.

Bu yolda Türkler, gayri Müslimler ve yabancılar arasında ayrım ve eşitsizlik yapılmamıştır.

Alınan vergi ağır olmamıştır.

Yapılan bedeni zorlama ağır değildir.

Türkiye’de uygulanan vergilendirme önlemi, Batı’da, Batı’nın en uygar görüntülü ülkelerinde uygulanan katl, yağma, sürgün olaylarına kıyasla hiç mesabesindedir.

Ama bu memlekette, savaşa girmemek  ve dolayısıyla zenginliklerini, zengin kesimin yaşamını korumak için sınırları bekleyen genç insanlardan evlerine dönemeyenler olmuştur.

Türkiye, yöneticilerinin akıllılığı sonucu savaşa bulaşmamıştır ve hem sınırları içindeki Türk, azınlık vatandaş, yabancı, sığınmacı bütün insanları korumuş hem de yabancı ülkelerdeki insanlara kol kanat germiştir.

Türkiye savaşa bulaşsa idi bu memleketteki bütün o insanlar bugün hayatta olmayacaklardı.

Ben, milyonlarca insanın yaşama hakkının ellerinden alındığı bir felaketler dünyasında,  benim kuşağımın ve o tarihte Türkiye’de yaşayan yerli, yabancı bütün insanların yaşama hakkını koruyan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve o Cumhuriyet’i o tarihlerde yöneten, başta İnönü olmak üzere bütün o insanlara minnet duyulması ve saygı gösterilmesi gerektiğin inanıyorum.” (s.57-258)

Üstadım Cahit Kayra’yı ve emeğini saygı ile selamlıyorum.

***

Dostum Alev Coşkun’un kitabı olmasaydı “Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe, Irkçılık ve Varlık Vergisi” yazılarını yazamazdım. Kendisine çok tesekkür ederim.

Kitapta beş Ödemişli öncünün öyküsü var. Bunlardan biri  Şükrü Saracoğlu’nun öyküsü: Belediye Başkanı Ali Haydar Efendi, Mustafa Fehmi Efendi, Mustafa Şevket Bengisu, Şükrü Saracoğlu ve Prof.Dr.Muzaffer Şerif.

Alev Coşkun’a kızı Yasemin Coşkun araştırmacı olarak katkıda bulunmuş.

Kitabı yayınlayan Ödemiş Belediyesi’ni de çağdaş belediyecilik anlayışından dolayı kutlarım.

***

Üçüncü kitaba gelince: Gürkan Hacır’ın belgesel romanı Efe Başvekil Şükrü Saracoğlu’nun Romanı, Remzi Kitabevi.

Gürkan Hacır, Efe Başvekil’i yazmak için üç yıl kadar çalışmış, Ödemiş Efesi’nin hayatta kalan tek çocuğu Yılmaz Saracoğlu (d.1928) ile görüşmüş. Gürkan Hacır’ı, yazma başarısını bir yana bırakalım, sadece tarih bilincine, vefalı bir yüreğe sahip olduğu için kutlamamız gerek. Oğul Yılmaz Saracoğlu’nun  kitap hakkındaki görüşünü aktarmakla yetineceğim:

“Efe Başvekil’in yazarı Gürkan Bey de babam için şimdiye kadar yapılmamış bir işi yaptı. Zevkle, heyecanla romanın yazılışını takip ettim. Ona da çok müteşekkirim; bu şahane romanın ilk ve son bölümleri o kadar duygusal ve realist ki her okuyuşumda gözlerim yaşarıyor.”[iv]

Oğul Yılmaz Saracoğlu, Yeni Harman[v] dergisinin kendisiyle yaptığı söyleşide de şöyle konuşuyor: “Kitabın adı ‘Efe Başvekil’ yerine ‘Kiralık Evde Ölen Başbakan’ konabilirdi. Ama bu babama karşı bir acıma hissi uyandırırdı. Halbuki o bir efe idi mert bir insandı ve de çok dürüst bir devlet adamı idi. Şu sözleri hiç unutulmamalı: ‘Beni sevmeyenler, icraatlarımı beğenmeyenler, aleyhimde yazılar yazdılar ve konuştular. Ama hiç kimse bana hırsız diyemez.’ Nitekim dolmuşa binip kiralık evde oturarak bunu bir nevi kanıtlamış oldu.”[vi]

Şükrü Saracoğlu’nun ırkçı ve antisemit olduğunu kanıtlayacak tek bir yazılı belge yok. Yani TBMM konuşması, CHP grup konuşması, sağlığında yayınlanmış bir gazete söyleşisi… Sadece Faik Ahmet Barutçu’nun anıları ve bu anılara dayalı tevatür var. Ben kendi adıma, türlü nedenlerle, nalıncı keseri gibi kendine yontan anılara güvenmem. F.A.Barutçu’nun anılarının, benim kanıtladığım bir-iki vukuatı var.

Öte yandan, siyasal değerlendirme yapılırken, konuşmanın nerede, ne zaman, hangi koşullarda yapıldığını da çok iyi bilmek gerekir. Saracoğlu’nun bir Turancı olduğuna bile inanılır, ama o Turancıları hayal kırıklığına uğrattığı için,  Sabahattin Ali ve komünist öğretim üyelerini korumakla suçlanmıştır.

Ama hırsızlık hırsızlıktır, rüşvet rüşvettir, yolsuzluk yolsuzluktur. Aleni silahlı soygunların dışında, bunların hiçbiri ne din, ne iman ne de bir ideoloji için (gizlice) yapılır.  1923-1950 arasında, 2002-2014 arasında yapılan, yapıldığı iddia edilen işlerin hiçbiri yapılmamıştır. Hele 17 Aralık’tan sonra Başbakan R.T.Erdoğan’ın yaptıklarının dirhemi bile o dönemde olmamıştır.

Tarihle yüzleşmek isteyenler, yürekleri varsa, A’dan Z’ye kadar yüzleşecekler.

Kendisi hayattayken, stadyumlara, üniversitelere, cadde ve bulvarlara, kendi adının, aile bireylerinin adının verilmesini kabul etmiş kaç başbakan var.

 Öğreneceğiz. Cumhuriyet için öğreneceğiz ve ortalığı haramzadelere, bobstillere ve  fantirifittonlara bırakmayacağız! (Aydınlık Kitap, 100.Sayı 24 Ocak 2014)

[i] Aydınlık Kitap, 100.Sayı 24 Ocak 2014

[ii] Aydınlık gazetesinde 4 Mart-15 Mart 2013 tarihleri arasında yayınlanan “Mahmut Esat Bey Neden Bozkurt?” başlıklı 10 yazımı okumanızı tavsiye ederim.

[iii] 23 Ekim 2013 tarihli Aydınlık gazetesinde “Reşit Galip ve Mürteci Güruhu” adlı bir yazım yayınlandı.

[iv] Yılmaz Saracoğlu (Derleyen), Şükrü Saracoğlu ve Dönemi, Kendi Yayını 2011, s.34.

[v]Ekim 2007

[vi] Şükrü Saracoğlu ve Dönemi, S.33