YILMAZ GÜNEY’İN GENÇLİK ÖYKÜLERİNE ÖNSÖZ

YILMAZ GÜNEY’İN GENÇLİK ÖYKÜLERİNE ÖNSÖZ[i]

Birkaç gün önce, Adana Altın Koza Film Festivali’nden bir çekim ekibi geldi. Yılmaz Pütün (Güney) üzerine bir belgesel hazırlıyorlarmış. Yılmaz’la ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum, ama tanıştıran Nihat Ziyalan. 

Nihat’la 1953 yılında tanışmış olmalıyım. Yılmaz’la daha sonra. Bu tanışmalar olduktan sonra Nihat+Yılmaz+Öz Üçlüsü ortaya çıktı. Tam anlamıyla bir edebiyat arkadaşlığı. Birbirimizin ilk okurları ve ilk eleştirmenleri olduk. Yazdığımız dergilere ötekileri de soktuk. Yılmaz’ın “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanını Dost Yayınevi’nde ben yayınlattım. Yılmaz, evime geldikçe kitaplığımdan kitaplar yürüttü. O “Çirkin Kral” olduktan sonra, Adana-Mersin’deki “Alman Usulü” ödeme tarzımın asla değişmedi. Yılmaz’ın bize ağalık yapmasına izin vermedik. Masrafları paylaştık. O da ağalık yapmaya kalkışmadı!

Çekim ekibine bunları anlattım. Sıra Yılmaz’ın gençlik öykülerine (Ölüm Beni Çağırıyor) yazdığım önsöz geldi. Onu da anlattım. Anlattım ama elimde bu önsözün ne daktilo edilmiş ne de kitapta yayınlanmış metni vardı. Evdeki tek kitabı Nihat bir Sidney’den gelişinde alıp götürmüştü.  Hayflandım! Çalışma odamın cangılında daktilo metnini nasıl bulacaktım?

Şanslıyımdır bu konuda: Çalışma odamdaki gazeteleri, gazete kupürlerini, dergileri ve bana ait olmayan belgeleri atmak için gözden geçirirken, dosyaların içinden hem önsöz hemi de 1957’de yazmaya başladığım, eleştirel-deneme nitelikli, yarım kalmış ilk yazım çıktı: “Böyle Anlamaları Anlamıyoruz.” İkinci Yeni üzerine bir yazı.

Önsöz’e geçmeden, Nihat’ın Yılmaz’la nasıl tanıştığını anlattığı bir yazıdan alıntı yapacağım:

“Hıyar yerken Kanal’da tanımıştım. Okulu kırmış, suluboya takımını yüklenerek, ressamlığa yakışacak bir mekan seçmiştim. Karşı kıyıya soyunmuş bir grup yaşıtım çocukla çimiyordu. Bakışımız çakışınca sırıttık birbirimize. Benim gibi diz altına sarkan kara donundan su sızıyordu. Arkadaşları mayoluydu. Gecekondu takımı futbolcuları çabuk kaynaşırlar.

-Ben Yılmaz. Yılmaz Pütün.

Islak  elini sıkarken adımı söyledim. O el sıkışmamız, kankardeşliğe varan bir yol açmıştı önümüze. O zamana dek ders kitaplarından başka bir kitap okumamış olan arkadaşım, verdiğim Rus Klasiklerini yutarcasına okumuş, bana özenerek yazmaya başlamıştı. Rakip olmayalım diye ben şiir, o öykü! Denizi özledim diye Mersin’e götürmüştüm ilk fırsatta. Aslında Mersin’de Özdemir vardı. Kısa sürede saçayağı olduk.

1967 yılında AST’da Orhan Kemal’in 72. Koğuş’unu, yeni dönemde de oynamak için prova yaparken Yılmaz geldi. “Hemen toparlan filme başlıyorsun” dedi. (Aydınlık Kitap, 7 Kasım 2014)”

Bu film işini birkaç ay önce, Yılmaz’ın (aslında Nebahat Çehre’nin) Taksim’deki tavanarası dairesinde tavla oynarken konuşmuştuk. Demek ki, bu işi daha önce Nihat’la  konuşmadan, tepeden inme yürürlüğe koymuş.

ÖZDEMİR İNCE

22 MART 2015

***

YILMAZ GÜNEY’İN GENÇLİK ÖYKÜLERİNE ÖNSÖZ

Yıl 1954 ya da 1955; yer Mersin, ya da Adana’da bir meyhane. Bir masanın çevresinde üç delikanlı : Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün ve Özdemir İnce. Doğumları I936 ve 1937 olduğuna göre ortalama yaşlan on sekiz. Ne konuşuyorlar ? Elbette edebiyat. Konuşmanın bir yerinde Yılmaz şöyle bir cümle söylüyor:

– On yıl sonra bütün Türkiye, yirmi yıl sonra da bütün dünya tanıyacak bizi!

O sırada Yılmaz on – on beş öykü yazmış, bunun birkaçı yayııılanmış. Nihat ve ben şiir yazıyoruz. Nihat’ın yayınlanan şiiri benden fazla.

Birkaç yıl sonra sinemada Yılmaz Güney olacak olan Yılmaz Pütün bir megaloman mı? Hayır kesinlikle bir megaloman değil, kendine güvenen, yaptığı işe bütün hayatını koyan bir genç adam.

Yılmaz söylediği cümleye inanıyordu. Nihat o sırada, bu cümle söylendikten sonra ne düşündü, bunu hiç öğrenemedim. Bense içimden “Ah böyle bir şey olsa,” diye geçirdim.

Ama bu cümlenin üzerine kadeh kaldırdığımızı anımsıyorum.

Elinizdeki kitabın başında yer alan, Yeni Ufuklar dergisinin editörü Yedat Günyol’a 31 Ağustos 1957 günü Adana’dan yazılmış mektubu az sonra okuyacaksınız, daha sonra da “Mavisiz Yalnızlık” adlı öyküyü. Yılmaz nasıl bir öykü yazdığını tanımlıyor : Sosyal Sürrealizm! Yılmaz’ın gözünü ettiği “Serseri Neron” ve “Ay Tutulmasına Karşı Ayaklanma” bu kitapta yer almıyor. 12 Mart hengamesinde yiten “Dinamit”[ii] kutumda birer sureti olabilirdi bu öykülerin. Ama Nihat’ın, Yılmaz’ın ve gençlik arkadaşlarımın yazı, şiir, mektup ve fotoğraflarını koyduğum bu kutu bilinmez bir şekilde bir tavanarasında(n) yitip gitti. Gerçek bir hazine sayılırdı…

Yılmaz’ın “Mavisiz Yalnızlık” öyküsünde sözünü ettiği ressam sanırım Orhan Çetinkaya idi. Öteki öykülerde de dostları yer alır: “Deli Çocuklara Şarkılar”da, Nihat Ziyalan ve “Tüccar” Mahmut (soyadını anımsamıyorum), “İyi Günler Pazarı”ında Kolonyacı Şükrü (Bey). Öykülerde sözünü ettiği kızlardan biri o sıralar öğretmen okulunda okuyan sevgilisi olabilir ya da aşık olduğu zengin kızı. Sinemada bu kızın aile locasının önünde otururduk, Yılmaz arada bir geriye dönüp locaya bakardı. Biz bakmazdık.

Yılmaz yazdığı öykülerin tarzını Sosyal Sürrealizm olarak tanımlıyor, Nihat da yazdığı şiirleri Sosyal Romantizm olarak tanımlardı. Sürrealist (ben artık “Üstgerçekçi” diyorum) ya da romantik, ama önünde Sosyal’i var. Ve büyük bir olasılıkla da o sıralar Sosyal Realizm’inin ilkelerini açıklamakta olan Attila İlhan’dan  “mülhem”.

On dokuz ya da yirmi yaşında bir adam,  öykü sanatının, genelde sanat türlerinin yapısı üzerine kafa yoruyor ve yaptığı işi tanımlıyor. Yaptığı iş ne? On yedi, on sekiz, on dokuz ve yirmi yaşlarında yazdığı öyküler. Bu davranışa dikkat edilmesi gerek : I950’lerde 1930’lu yıllar  doğumlu yazar ve şairlere özgü bir tutum.

Yılmaz “boş” konuşmuyor. Yirmi yaşında bir insanın okuyabildiğinden fazlasını okumuş. Türk yazar ve şairlerinin çoğu, André Gide, Sartre, Camus, Milli Eğitim klasikleri, Descartes ve özellikle de Henri Bergson’un Gülme’si, Nihat, .Sartre’ın Varoluşculuk‘ unu ve Gizli Oturum’unu (İkisi de Milli Eğitim klasiklerinden) okumuş; ben “Beş numara gaz lambası”nın ışığında bütün Tolstoy ve Dostoyevski’yi okumuşum, başucumuzda da R.M.Rilke’nin Malte Laurids Brigge’ nin Notları… Şimdi düşünüyorum da, lise öğrencisini için müthiş bir donanım. Soğuk kış gecelerinde, gaz lâmbasının ışığında titreye titreye okunmuş kitaplar.

Yılmaz “Sosyal Sürrealizm” diyor. Ama bu kavramı bilsek bilsek sözcük olarak bilebiliriz o sıralar ya da Milli Eğitim Bakanlığı yayınevi tarafından yayınlanmış olan o ünlü Şiir Özel Sayısı’ndan birşeyler okumuş olabiliriz. Ama tahminim Yılmaz şiirdeki İkinci Yeni sarsıntısından etkilenmiş. Peki Yılmaz başta kuşaktaşlarımız olmak üzere Türk öykücülerinden etkilenmiş olabilir mi ? Demir Özlü’nün, Ferit Edgü’nün, Erdal Öz’ün ya da Demirtaş Ceyhun’un o yıllarda yazdıkları öyküleri okuyun, Yılmaz’ın öyküleriyle bir yakınlıkları olmadığını görürsünüz. Onlar varoluşçu öyküler yazıyorlardı o  sıralar. Bildiğim kadarıyla onların ökkülerinde, Yılmaz’ın “sürrealizm” dediği fantastik öge yoktur. Fantastik öge Yılmaz’a özgü bir yeniliktir. “Mavisiz Yalnızlık” ve “Deli Çocuklara Şarkı”yı herkes çok dikkatli okumalı. Peki Yılmaz nasıl vardı bu noktaya? Topu, topu birkaç sayfa öykü yazmışken? Bu Yılmaz’a özgü bir durumdur; beyninin bir köşesinde her zaman bir gizli laboratuarı  olmuştur. Sinema tarihçilerinin, eleştirmenlerinin elinizdeki kitabı çok dikkatli okumaları gerek: Yılmaz Güney sinemasının büyüsünün ipuçları bu öykülerdedir. Henüz Milano Mucizesi [iii]filmini görmemiş olan Yılmaz Pütün’ün yazmış olduğu öykülerde…

Yılmaz “sürrealizm”inin başındaki “sosyal”in bedelini yaşamıyla ödemiştir. Bu ödemenin ilk faturası elinizdeki Ölüm Beni Çağırıyor adlı kitapta yer alan “Üç Bilinmiyenli Eşitsizlik Sistemleri” öykü dolayısıyla   çıkartılmıştır. Fatura öykünün içerdiği havaya, ama özellikle de “Ah domuzlar sizi, domuzlar, bir gün hepinizin topunu attıracaklar ya, dur bakalım ne zaman” cümlesine çıkartılmıştır.

1955 ya da 1956 yıllarından birinde yazılmış olan bu öykü,Tanju Cılızoğlu’nun İstanbul’da çıkardığı Onüç adlı derginin Ekim 1956 sayısında yayınlandı. Dr.Sahir Erman’ın yazdığı rapora (Doğrusu rapor kesin bir suçlama içermemektedir. Komünistlik propagandasının müphem olduğunu ileri süren “müphem” bir rapordur) dayanarak İstanbul Cumhuriyet Savcısı 7.10.1957 tarihli ve 957/779 sayılı iddianamesi ile dava açtı. Görülen dava sonucunda. T.C.K.’nun 142/l’inci maddesi gereğince Yılmaz ve Tanju yedi sene altı ay ağır hapis yediler ve ayrıca “maznunlar”ın  “Konya’da ikametle ikişer sene altışar ay müddedlerle emniyeti umumiye nezareti altında bulundurulmalarına”  karar verildi. Karar sanık vekillerince temyiz edildi. Bu sırada çıkan bir yasa değişikliği dolayısıyla yazıişleri müdürü Tanju Cılızoğlu’nun davası düştü. Kısacası dava sonucunda Yılmaz 18 ay hapse ve 6 ay Konya sürgününe mahkum oldu.

Yılmaz’ın sonuçta mahkum olduğu ve faturasını ödediği bu dava Nazım Hikmet davası kadar trajik bir davadır. Bu davanın bilirkişisi, savcıları, hakimleri ve Yargıtay üyeleri komünizmin, komünizm propagandasının ne anlama geldiğini elbette çok iyi bilmektedirler ve Yılmaz’ın öyküsünün ve söz konusu paragraf ya da cümlesinin T.C.K.’nun 141ya da 142’inci madde_ lerinin kapsamana girmeyebileceğini gayet iyi bilmektedirler (bilmeleri gerekir), ama Yılmaz sonuçta hapse girmiş ve sürgüne gitmiştir.

Bir zamanlar görülen bir davanın sonuçlarının yıllar sonra da “adil”  ve “haklı” olması gerekir. 1957-1959 yıllan arasında görülen bir dava gerekçeleri ve sonuçlarıyla kırk yıl sonra komik, anlamsız, haksız ve adaletsiz geliyorsa bize, 1957-1959 yılları arasında da komik, anlamsız, haksız ve adaletsiz olması gerekir. Nitekim öyleydi!

Yılmaz’ın hayatının bu dönemi, I950-I960 yılları arasında yaşadığımız demokrasi cehenneminin çok çarpıcı bir kanıtı ve tanığıdır.

Yılmaz’ın öykülerini dün bir kez daha okudum ve gece gözüme uyku girmedi ? Yılmaz’ın gençlik öyküleri yayınlandığı yıllarda dönemin “eleştiri” sinin dikkatini çekmedi. Çünkü eleştiri her zaman kimi yazarları  “in”, kimilerini de “out” sayma önyargısıyla hareket eder. Ama dönem gelir, bir zamanlar dikkate almadığı bir yazarı taçlandırmak cesaretini gösterir. Tıpkı Yılmaz’m Boynu Bükük Öldüler’le Orhan Kemal Ödülü’nü alması gibi.  Gençlik öykülerinin yazınsal özellikleri, öncü nitelikleri henüz değerlendirilmemiştir, ama bir gün o da olur. Ama bir dönemin siyasal saplantıları  yüzünden yatılan hapis ve yaşanan sürgün artık geri dönüşsüz bir “olgu”dur.

İşte bu nedenle, Yılmaz’ın hayatının yakın tanığı olduğum bu dönemini düşündüğüm için dün gece gözüme uyku girmedi.

Nihat  Ziyalan, Yılmaz Pütün ve ben bir üçlü’ydük. Yılmaz Pütün, Yılmaz Güney olduktan sonra bir zamanlar bir “üçlü” olduğumuzu unutmadık. Her zaman birbirimize, yaptığımız işlere dikkat ettik, 18-19 yaşlarımızda olduğu gibi en acımasız eleştirileri birbirimize yönelttik. Ben kendi adıma konuşacak olursam Yılmaz Güney’in büyük bir yazar ve  “dahi” bir “sineast” (cinéaste) olduğuna, Nihat Ziyalan’ın Türkiye’nin en iyi şairlerinden biri olduğuna her zaman inandım.

Daha önce okumadıysanız, biraz sonra Yılmaz’ın  on sekiz – on dokuz yaşlarında yazdığı öyküleri okuyacaksınız. Bu öykülerde o yaşlara özgü hamlıklar ve acemilikler kuşkusuz eksik değil. Ancak bu öykülerin 1990’larda değil kırk yıl önce, henüz Marquez’ler, Borges’ler bu ülkede bilinmezlerken yazılmış olduklarını lütfen unutmayın.  0 zaman, benim bu yazılarda gördüğüm yazınsal dehayı sizler de kolayca göreceksiniz.

Birçoklarının efsanesine vuruldukları Yılmaz’ı, o dönemden önce, kozasından çıkarken tanıdım, yazınsal yapıtlarının ilk okurlarından, birçok film öyküsünün ilk dinleyicilerinden biri oldum.

Ne mutlu bana !

Özdemir İnce

Cihangir, 27 Ağustos 1998

——————————————————–

[i] Ölüm Beni Çağırıyor  (öykü) Yeni Ufuklar dergisinin  Mayıs 1956 sayısında yayınlandı. Ölüm Beni Çağırıyor (kitap), Yılmaz Güney Vakfı Yayınları.

[ii] Aydın’dan Muğla’ya taşınırken,değerli mektup ve evrakı Mersin’den beri yanımda taşıdığım (sağlam olduğu için) bir dinamit kutusunun içine koyup Ülker’in baba evinin tavan arasına bırakmıştım. 12 Mart’ta, bir şekilde yok etmiş  olmalılar. Yıllar sonra , ev satılınca, tavanarasına bıraktığım sandığı ve öteki kitap kutularını bulamadım. Anne-baba öldüğü için akıbetlerini kimseye soramadım.

[iii] Milano’da Mucize, 1951 İtalya yapımı fantastik güldürü filmidir. Özgün adı Miracolo a Milano olan filmin uluslararası İngilizce adı Miracle in Milan’dır. Film için bazı Türkçe kaynaklarda Milano Mucizesi ve Milano’da Bir Mucize adları da kullanılmıştır, Film, Mart 1993’teki 12. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ve Nisan 2002’deki 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmiştir.

İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımının önemli sinemacısı Vittorio De Sica’nın yönettiği, yapımcılığını üstlendiği ve senaryosunu da Cesare Zavattini’yle birlikte yazdığı film, yine Zavattini’nin 1943 tarihli “Totò il buono” (İyi Yürekli Toto) adlı romanınından uyarlanmıştır. Zavattini de De Sica gibi Yeni Gerçekçi sinema akımının önemli bir temsilcisiydi ve başta Bisiklet Hırsızları (1948) ve Umberto D. (1951) olmak üzere türün birçok başyapıtına birlikte imza atmışlardı.

 

“YILMAZ GÜNEY’İN GENÇLİK ÖYKÜLERİNE ÖNSÖZ” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.