YILMAZ PÜTÜN’ÜN (GÜNEY’İN) PERE LACHAISE’DEKİ MEZARI

Bir süredir durmadan geğiriyorum. İki gün önce Lyon’da bütün gece, uyurken, durmadan geğirdiğimi söyledi Ülker. Ona göre, Paris ve Lyon’da, perhizi bozup durmadan Fransız yemekleri yemem, öğle ve akşam yemeklerinde birer şişe şarap içmem yüzündendi geğirmelerim. Ama daha önce de geğiriyordum. Demek ki dikkat etmemiş.

Dün gece, şimdi sabahın 05’i, dün bütün gece Yannis Ritsos’un şimdi okuyacağınız (benim çevirim) KASTANİA adlı şiirinin Fransızcasını arayıp durdum onlarca kitap arasında. Sonunda içine gizlendiği küçük kitabı buldum ve şiiri dostum, şair ve yazar Michel Menasse’a gönderdim e-posta ile.

“KASTANİA

Yukarda, tıpkı yarın gibi, kurşuna dizdiler kırkını.

Yirmi yıl geçti. Kimse ağzına almadı adlarını.

Anlıyorsun hayatımızı. Her yıl,

böyle bir gün, titrek kavakların altında buluruz

kırık bir kiremit, iki sönmüş kömür, bir parça günnük,

bir sepet üzüm, bir bal mumu

siyah fitilli. Biraz yanmış, rüzgâr söndürmüş hemen.

İşte bu yüzden, akşam vakti, eski ikonalar gibi

oturur kapı eşiklerine yaşlı kadınlar,

işte bu yüzden çabucak irileşti çocuklarımızın gözleri,

bu yüzden başka yere bakarmış gibi yapıyor köpeklerimiz

geçerken jandarmalar.”

Kastania, Samos (Sisam) adasında Karlovassi’ye yakın bir tepe üzerinde bulunan bir köyün adı. İkinci dünya savaşında, ya Almanlar ya da faşistler 40 komünisti bu köyde kurşuna dizmişler. Şiir bununla ilgili. Ritsos o yılların sorulmasından hiç hoşlanmadığı için kızı Eri’ye (Elefteria) sormuştum 1978 yılında o anlatmıştı. Kurşuna dizenler ya Almanlar ya da faşistlerdi.

Michel, bu eylülde Samos’a gidip Kastania’yı görmek istiyordu ve bu şiiri bilmiyordu. Öyküyü anlattım, çok etkilendi. Onun etkilenmesinden ben de etkilendim. Kastania’yı görmeye birlikte gideceğiz. Belki o sırada Eri de Karlovassi’de olur.

Sonra uyumaya çalıştım. Bir rüya gördüm: Bir genç kadın benden hamile kalmak istiyordu. Hemi de bir hamağın üzerinde. Bir şey olmadan uyandım ve rüyayı düşündüm. Ya genç kadının dediği olsaydı, 80 yaşımda bir kız çocuğunun babası olsaydım. Ateşler bastı… Işığı yakıp  geçen yıl ölen Arjantinli şair Juan Gelman’ın (3 Mayıs 1930-14 Ocak 2014) Fransızca   Vers le sud (Güneye Doğru) adlı kitabını aldım.  Adonis, 15 Nisan günü Paris’te vermişti. Kendi kitapları dışında bir şairin kitabını ilk kez veriyordu. Juan Gelman’ı az biraz tanıyordum ama ciddi okumamıştım. Pinoche diktatoryasında iki oğlu ve gelini işkenceyle öldürülmüş. Gelini hapishanede bir kız çocuğu doğurmuş. Çocuğu bir subaya evlatlık vermişler. Gelman, sürgünden yurduna dönünce, 23 yıl sonra, izini süre süre torununu bulmuş. Böyle bir hayat ve zehir-sulfata bir şiir olamaz. Adonis belki de özellikle vermişti kitabı. Daha kitabın ilk şiiri (NOT 1) şu dizelerle başlıyor:

“binlerce kez, binlerce söyleyeceğim adını,

seninle yatacağım gece ve gündüz,

gece-gündüz seninle.

onurumu kirleteceğim sikerek gölgeni”

Çocukları öldürülmüş bir babanın volkan geğirtisi, çığlığı… Dayanamadım. Kitabı Köy zamanına bıraktım. Elime CHARLIE HEBDO’nun 15 nisan sayısını aldım. Kapakta Irkçı Ulusal Cephe Partisi’nin başkanı Marine Le Pen’in bir karikatürü var. Marine, babası Jean-Marie Le Pen’in yerine parti başkanı olunca, babasıyla ters düştü. Karikatür bununla ilgili:

“Babamı nasıl yedim”. Çıplak Marine domalmış. Kıçından kocaman bir göz çıkmakta. Gözün üzerinde, bir yuvarlak içinde bir yazı: “En zoru onun cam gözünü sıçmak oldu”.

Marine Le Pen bakalım karikatürüsti mahkemeye mi verecek yoksa militanlarını karikatüristin üzerine mi sürecek? Bence ikisi de olmayacak.

Uykum iyice kaçtı. Çalışma odama geçtim, bilgisayarı açtım. İbo (İbrahim) Öğretmen Père Lachaise Mezarlığı’nda çektiği fotoğrafları göndermiş. Aralarında Yılmaz Pütün’ün (Güney’in) mezarı başında çekilmiş olanlar da var. 16 Nisan’da gitmiştik: Ülker, İbo ve ben. İbrahim Öğretmen çok iyi bir fotoğrafçıdır. Yaptığı işler arasında yazarların, şairlerin, sanatçıların fotoğraflarını çekip arşivlemek de vardır.

1986 yılında,  Paris’te sürgünde bulunan Ataol Behramoğlu, o zamanki karısı Ludmilla  ve iki kızıyla birlikte, göz ameliyatı olmaya Moskova’ya gittiği zaman onun Rue des Pyrénées sokağı yakınlarındaki dairesinde bir ay kadar kalmıştık. Père Lachaise Mezarlığı, Gambetta Meydanı’ndan aşağı doğru dönünce yürüme mesafesindeydi. Yılmaz iki yıl önce ölmüştü.

Paris’te kendisiyle hiç görüşmemiştik. (Nedenleri çok özeldir, benimle mezara gider).

Ancak şu kadarını söyleyiyim: Ülker ve ben, onun silah ve kumar merakına çok bozuluyorduk. Her karşılaşmamızda tartışıyorduk onunla bu konuyu. Biz (Ülker, Nihat Ziyalan ve ben) “Çirkin Kral” Yılmaz Güney’in değil yazar Yılmaz Pütün’ün en yakın arkadaşlarıydık. Yılmaz Pütün üçümüzden de çekinirdi.

Cinayet davasından mahkum olunca hapishaneye ziyaretine gitmemiştim. Kendine yaptığı bu haksızlığı, bu sorumsuzluğu hazmedememiştim, bağışlamamıştım.  O yüzden ziyaretine gitmedim. O da gıyabımda küfretti. Haber gönderdi. Gitmedim onu görmeye. İyi mi ettim, kötü mü ettim, bilemiyorum. O benim canım kardeşimdi, en yakın iki arkadaşımdan biriydi.

1 Nisan 2015 günü, doğum günü için Adana’da yapılan törende, üstü kapalı olarak bunlardan söz ettim ve Paris’teki mezarını ziyarete gideceğimi söyledim salondaki hemşerilerimize.

Yılmaz’ın mezarı, aşağı taraftaki kapıdan girince, biraz ilerde, mezarlık duvarına yakın bir yerdeydi. Bulvara bakıyordu. Mezarlık yolu üzerinde çok eski mezarlar vardı. Mezarlığın önemli bir hatır için verildiği belliydi. Mezar beni hayal kırıklığına uğrattı. Mezarın ayak ucunda “Yılmaz Güney, 1937-1984” yazıyordu. “Pütün”lüğüne yer verilmemişti. Klasik bir mezar değildi. Dört adet madeni (dört yüzü 10 cm kadar) direk, yukardan, uçlarından aynı madeni malzeme ile birleştirilmişti.

YILMAZ GÜNEY'İN MEZARI (2)

Mezarın üzeri çiçek bahçesi gibiydi. Taze çiçeklerdi. Gelenlerin getirdiği çiçeklerdi. Mezarın başında üç genç kız vardı. Üç Dersimli. İkisi Türkiye’den ziyarete gelmişti akrabalarını. Üçüncü kız Paris’te oturuyordu. Mezarın başında epeyce durduk. Sesim titredi. Gözlerim yaşardı.  Bundan 60 küsur yıl önce, Adana’da, bir pasajdaki kebapçıda, “On yıl sonra bizi bütün Türkiye, yirmi yıl sonra bütün dünya tanıyacak” diye kadeh tokuşturmuştuk. Üçlünün biri şimdi mezarda yatıyordu, biri mezarın başında ağlıyordu ve üçlünün birinin ta Sydney’den gönderdiği selamı zihninden, bütün bedeni ve ruhuyla mezarda yatana aktarıyordu.

Eve dönünce, Gördüğünü Kitaba Yaz’ın (Kaynak Yayınları) yeni basımına eklenen bölümleri gözden geçirirken, Irak Seferi bölümünde, Yılmaz’ın beni hayal kırıklığına uğratan mezarının sırrını çözdüm. Sır Erbil’deydi. Temmuz 2003’te savaşı Hürriyet gazetesi yazarı sıfatımla izlemek için Irak’a gitmiştik: Yalçın Doğan ve iki DHA elemanı (Faruk Balıkçı ve Ferit Aslan). İkisinden biri “Abi bak, şurası Kürdistan Merkez Bankası” dedi. (Gördüğünü Kitaba Yaz’ın Irak Seferi bölümünü okumanız tavsiye olunur). Galiba parlamento binasını geçince, “Abi sağına bak!” dediler. Arabayı durdurmak tehlikeli olduğu için, gösterdikleri yöne baktım. Yolda anlattılar.

10-20 metre yüksekliğinde dört sütun vardı. Bu dört sütun Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürdistanlarını temsil ediyordu. Dört Kürdistan birleştiği zaman dört sütun tepeden birleştirilecekti. Büyük Kürdistan kurulduğu zaman. Yılmaz’ın mezarındaki, tepeden birleşmiş dört direk Büyük Birleşik Kürdistan’ı temsil ediyordu. Yazgıya bakın, bizim Yılmaz Pütün, Yılmaz Güney olarak, Büyük Kürdistan’ın ulusal kahramanı olmuştu.

YILMAZ GÜNEY'İN MEZARI

Özdemir İnce

23 Nisan 2015