YOLCU YOLUNDA GEREK

70’lerin ortası. Atina’da, asfalt eriten ağustos sıcağında, Sintagma Alanı’nda, yanıma kuzeyli bir genç kadın gelip yol sormuştu. Sorduğu Keramikos taraflarında bir yerdeydi ama tarif etmem olanaksızdı. Bu yüzden kısa kestim. Kente yabancı olduğumu söyledim. Meğer beni Yunan sanmışmış. Değilim. Siz de benim gibi turist misiniz ?
Bu soru üzerine, turist olmak düşüncesi dar geldi bana, turist olmayı kendime yakıştır(a)madığımı farkettim.
“Ben turist değilim, dedim, ben seyyahım, gezginim !”
***
Paris’te , Rue des Pyrénées’de tek yıldızlı eski bir otel vardır. Kapı duvarında bir çini tabela. Üzerinde “Gezginler için odalar. Akarsu, tuvalet ve telefon.” Telefonun evlerde bile az bulunduğu dönemden kalma bir otel, ortak tuvalet koridorun sonundadır, suyu bir kap içinde otel görevlileri getirir.
“Gezginler için odalar !”
1965 yılında, Monparnasse’ta kaldığım, yaşadığım iki otelde, Rue Jolivet’deki Grand Hôtel du Parc’ta ve Rue Delambre’daki Hôtel des Bains’de musluk suyu vardı ama telefon yoktu, tuvalet de koridordaydı.
19. yüzyılda ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar Paris otellerinin odaları çok genişti. Banyo (ya da duş) ve tuvalet içeri taşınınca odalar küçüldü, yarı yarıya küçüldü. Şimdi dönecek yer kalmadı odalarda. Hele kimilerinde minibar ve televizyon da olunca. Masaların üzerine de bir yığın ıvırzıvır koyuyorlar, üzerlerinde yazı yazacak yer kalmıyor.
Turist olmadığımı, gezgin, daha okkalı söylemek gerekirse, seyyah olduğumu Atina’da fark etmiştim. Otuz yıl kadar önce.
***
Yazılara, kitaplara, romanlara, resim ve fotoğraflara göre yolculuk yaptığımı de çok sonraları öğrendim.
Naksos adasına neden gittim ?
Paul Nizan’dan çevirdiğim Fesat adlı romanındaki iki cümle için.
“Kaliopi, lütfen soğuk su getir.”
Ve Kaliopi’nin terli çıplak ayaklarının taşlıkta bıraktığı izler için. Bence, belki de bu cümle kadar erotik yazı yoktur. Elinde su tepsisi ile basma entarili Kaliopi evin karanlığından taş avluya çıkıyor. Yaklaşıyor. Bunun bir de geri dönüşü var. Güzel bir kadının arkadan, devinen kitlesi kadar tahrik edici bir görüntü olamaz.
***
Santorini’de de aynı şey oldu. Denizin hışırtısıyla güvertede uyandığımda güneş kendini haber veriyordu. Beyaz karanlıkta bir tül perde yanmaktaydı. İnce bir kağıdı kesen bıçağın sesi. Ses bile değil. Gözlerimi açtım. Beyaz karanlığın içinde bir kara kitle, demir ya da kömür yığını bir ada. Başımı öteki tarafa çevirdim: Sarı-beyaz bir düzeyden aşağı düşen bir kahverengi uçurum. Beyaz binalar tepsinin üzerinde. Birkaç mavi kubbe. Küçük kiliselerin kubbesi. Beni buraya bu görüntü getirmişti işte.
Ama aşağıdan yukarıya bakan gözlerin gördüğü bir uçurum değil, yukardan aşağı düşen bir yarım kuyunun içindeki görüntü. Bunu bir fotoğrafta görmüştüm. Sağda-solda sararmış otlar da vardı. Fotoğrafların yalan söylemesine katlanamam.
Bu fotoğrafı çekmem için bin basamak merdiven çıkmam gerekiyordu, gerekecekti.