YURT DIŞI MÜSLÜMANCILARI

70’lerde Attila İlhan şöyle demişti. (O zamanlar TRT Televizyonları Program ve Yayın Müdürü idim.)  Şöyle demişti: “Yahu seninkiler (Tv.yapımcıları) gelip bana Alamancıların durumunu soruyorlar. Sanıyorlar ki bizim köylüler orada işçileşecekler, orada siyasal bilinç edinip burada sosyalist devrim yapacaklar. Onlara, Alamancıların Almanya’ya kapitalist olmaya gittiklerini, Türkiye’ye dönerlerse gericileşerek döneceklerini söylüyorum.”

Attila İlhan’ın tahmini büyük ölçüde doğru çıktı. Keşke kapitalistleşebilselerdi, ülkemizin ve dünyanın başına belâ  İslamcı oldular. Ancak halleri pek garip: Almanya’da sola, Türkiye’de ise AKP’ye oy veriyorlar. Tam anlamıyla Mazhar Osmanlık[i] bir durum. Türkiye seçimlerine Almanya’dan katılmaları son derece tehlike yaratıcı bir durum. Aynı durum Norveç, Danimarka, Lüksemburg, Fransa, Hollanda, Avusturya ve Belçika’da yaşayan TC vatandaşları için de söz konusu. Bulundukları yerde demokrasi için, Türkiye’de tek adam diktatörlüğü için oy veriyorlar.

16 Nisan Pazar günü Clignancourt Bitpazarı’na gitmiştik Ülker ile. Sahibi Türk olan bir dükkanın önünde, adamın biri, Türkçe, Türkiye için şeriat rejiminin hayırlı olacağını söylüyordu. Konuştuğu adam “Sen şeriatla yönetilen bir ülkede hiç yaşadın mı?” diye çıkıştı. Gerçekten de öyle ve yüzde olarak “Hayır”lar şöyle: Birleşik Arap Emirlikleri (87), Katar (82), Kuveyt (77), İran (54), S.Arabistan (58), Bahreyn (86.5), Umman (76.5), Irak (65.5), Cezayir (57) ve Azerbaycan (60) gibi müslümanî ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız referandumda “Hayır” oyu vermişler. Vermişler ve verdiler, çünkü İslamın kurallarrıya, şeriatla yönetilen ülkelerin tadına bakmışlar.

Avrupa’da yaşayan ve “Evet” oyu verenlerin  davranışları hastalıklı ve tepkisel bir durum.  “Tepkisel durum” dediğime dikkat!

Neye tepki duyuyorlar?

Sadece bizimkiler değil başta Faslılar, Cezayırliler, Tunuslular olmak üzere bütün Müslümanlar. Bu tepkisel durum parçalanmış ve bölünmüş Müslüman insanı yaratıyor. İşte bu noktada yazlıkçı büyük âlime Nilüfer Göle ortaya çıkıyor. Aydınlanmacı gelenek, kadın-erkek eşitliğini savunurken İslamın kültürel geleneği ayrımcılığı ve cinsler arası hiyerarşiyi savunuyor ve bunda direniyor. Avrupa’nın aydınlanmacı geleneğinin kendisi için istediğini Müslümanlar için de istemesi  ırkçılık oluyor. (Benim bu yıllardır yazdığım görüşlerimi Fransız Filozof Alain Finkielkraut da savunuyor.[ii]) Böylece fantirifitton neofeminisler zuhur edip burkanın kadın haklarına girdiğini ileri sürüyorlar ve itaatın, boyun eğmenin simgesi olan türbanı (İslami örtüyü) de direnişin özgürlük bayrağına dönüştürüyorlar. Şu günler ortalıkta görünmeyen böyük âlime Nilüfer Göle de türbanın Müslüman kadını özgürleştirdiğini ve kamusal hayata kattığını savunuyordu. Hey gidi Nilüfer hanım da de gidi!

Şimdi bana iyi kulak verin: Müslümanların kalıcı trajedisi şu: “İslam son din, Hz.Muhammed son peygamber, Kuran son kitap!” diyorlar ve öteki dinleri, öteki peygamberleri, öteki kutsal kitapları kabul etmiyorlar. Bizzat Kuran’ın bu iddianın tersini yazmasına karşın “Pislüman”[iii] inatla iddiasında direniyor. Bu direnişin, Hz.Muhammed’in ölümünden (8 Haziran 632) bu yana 1385 yıllık geçmişi, belki de yüzlerce, binlerce yıl sürecek bir geleceği var. Her şey 1385 yıl önce donmuş. O zaman, bütün zamanların Kuran’da yer aldığını söylüyorlar. Bir gün Mars’a gidilir de orada bir hayat kurulursa bunun da Kuran’da âyetini bulurlar. Pislümanların efendileri vardır, efendiler değişir ama Pislüman (İslamcı) değişmez. İslamcı gericiler de laik ilericiler kadar çağdaştırlar,ama bir başka boyutta. Gericilikleri değişmeden inatla devam eder. “Gözlerini nesnel dünyaya kapat, göreceksin!” Alın size bir gerici felsefeden özlü söz! Neyi göreceksin? Önce sen nesnel dünyayı ve bu dünyada kendini gör!

Aydınlanma, insana kendi doğasındaki (fıtratındaki) kendiliğinden, kendi başına düşünme, hissetme ve devinme yeteneklerini gösterip kanıtladı ve bunu miras bıraktı. Ama insan sadece kendinde ve sadece kendisi için düşünmez. Başkalarını ve kocamış dünyamızı da düşünmek zorundadır. Buna Marksist anlamda “Sorumluluk İlkesi” denir.

Avrupa’daki “Müslüman” kendi başına, özgürce ve bağımsız düşünemediği, hissedemediği, davranamadığı ve nefret ettiği aklını (kendi aklından nefret ettiğinden) ORTAK AKIL’ın havuzuna kattığı için kendisinden başkasını düşünemiyor. Ortak Aklın temsilcisi ne derse bir robot gibi onu yapıyor. İşte bu nedenle ORTAK AKIL’ın bir bok olmadığını, tek adama teslimiyet olduğunu anlatmak için nefesimi tüketiyorum.

Türkiye’deki Müslümanların bir bölümü kendileri olabildikleri için HAYIR dediler.

Başta, Aydınlanma karşıtlarından, yapısalcılardan ve postmodernlerden yüz ve destek bulan Araplar ve Afrika kökenliler olmak üzere Müslümanlar içinde yaşadıkları toplumların anayasalarını, yasalarını ve kültürlerini red ediyorlar ve bunların karşısına kendi kökenlerinin değerlerini çıkartıyorlar. Şimdilerde bu tepkiyi “Kökencilik”[iv] olarak adlandırıyorlar. Hatırlarsınız, benim gericilik  saydığım çokkültürlülük Holanda’da pek geçerli idi. Ve o zamanlar  Claude Lévi-Strauss’un [v] bütün kültürlerin birbirine eşit olduğu iddiası pek moda idi. Yani ona göre Afrika’nın kültürleri ile Greko-Romen Avrupa kültürü birbirine eşit idi. Bütün bokluklar bu iddiadan ortaya çıktı ve  kültür uygarlığa dönüştü. Artık uyum gereksiz ve geçersizdi.

Her zaman olduğu gibi pişmiş aşa su katan ben “ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK ÇIKMAZLARI” adlı bir yazı yazıp 3 Aralık 2004 tarihinde Hürriyet Avrupa’da yayınlamıştım: 

«Evet, günümüz koşulları içinde göçmenlerin asimilasyonu benimsemelerini düşünmek saflık ve sakarlık olur. Bu konuda yüzlerce sayfa yazı yazdım. Televizyonun, telefon ve cep telefonunun, internetin olduğu bir dünyada asimilasyon mümkün değildir. Bu gerçek doğrultusunda Avrupa ülkeleri göçmen politikalarını gözden geçirmek zorundadır.
Çok insancıl, özgürlükçü ve demokratik olduğu sanılan “Çok kültürlülük” politikasının da artık iflas ettiği söylenebilir. “Çokültürlülük”ün uyumlu toplumun temellerini dinamitlediği ve onun yerine derebeylik (feodalite) düzenini geri getirdiği görüldü. Son örnek Hollanda’dır.
Demek ki ne asimilasyon ne de çok kültürlülük!
Tek çare, karşılıklı saygıya ve karşılıklı uyuşuma dayanan demokratik ve özgürlükçü bir ortakyaşam. Birlikte yaşam!»

Barış içinde birlikte yaşama için çok kültürlülük zırvasını bile kabul etmiş olan Avrupa, yasalarını,  demokrasi ilkelerini kabul etmeyen göçmenler tarafından ırkçılıkla, faşistlikle suçlanmaya başlandı. Buna karşın, yabancı ülkelerde (asimile ve entegre olmadan) uyum sağlayamayan (sağlamak istemeyen) Pislümanların kendilerinin ırkçılaştığı görüldü. Bunun sonucu olarak bir bölümü El Kaide’ye, İŞİD’e katıldılar. Katıldılar çünkü uyumsuzluğun yarattığı aşağılık duygusunun, früstrasyonun tuzağına düştüler. Konuk oldukları ülkelerde ev sahibi gibi davranmaya başladılar. “Bizim dinimiz, bizim Peygamberimiz, bizim Kitabımız, bizim kültürümüz, bizim uygarlığımız sizinkinden üstündür; biz burada istediğimiz gibi yaşarız” demeye başladılar.

Nanterre Üniversitesi’nde İslam Kültürü Profesörü olan Tunuslu arkadaşım söylüyor:  Fransa’da resmi okula giden 7 bin bin öğrenci varnış. Oysa illegal derslere giden öğrenci sayısı 350 bin. Sonra, Nanterre Üniversitesi’ndeki durumu anlatıyor. Sınıflar ikiye ayrılıyormuş: Türbanlılar ve türbansızlar. Türbansızlar erkeklerle karışık oturuyormuş. Ödev yapmak için Louvre Müzesi’ne gitmeleri gereken öğrenciler burada heykel ve insan resmi olduğu için gitmiyorlarmış. Al Maarri, Ebu Nuwas gibi şairleri okumak istemiyorlarmış. Kim bunlar? Doğru-dürüst Arapça okuyamayan, Arapça Kuran okuyamayan, Fransızca Kuran okumayı red eden  illegal din okullarında hocalardan, imamlardan din öğrenen gençler. İşte bu gençler yaşadıkları ortamda o ortamla yarışamadıkları için onu red ediyorlar ve bilmedikleri kendi köklerine, kökenlerine sığınıyorlar. İşte bu noktada ırkçılaşmaları, ayrımcılıkları, ayrılıkçıları ve İslamcılaşmaları (Pislümanlaşmaları) başlıyor. Bu dönüşümlerinde anayurt devletlerinin payı ve etkisi var mı? Doğrusunu isterseniz, bilmiyorum.

KAYNAK YAYINLARI

Şimdi gelelim bizimkilere: Bizimkiler, Arapların İslamcılaşmaları sürecinin benzerini yaşıyorlar. Üstelik Araplardan da etkileniyorlar.  Ve işin felaket tarafı bu süreç Diyanet İşleri Başkanlığı  camileri tarafından yönlendiriliyor. Bu işi çok iyi biliyorum. Bu konuyu, Gördüğünü Kitaba Yaz (Kaynak Yayınları) adlı kitabımın “Mini Etekli Kız Kavgası” bölümünde okuyabilirsiniz. “Mini Etekli Kız” kavgasının üç bölümü ülkemizdeki İslamcı yükselişi haber verir. Şirret ve pervasız bir yükseliş… Neredeyse 15 yıl öncesinden söz ediyorum.

Gelelim Vehbi’nin kerrakesine: Bizim çalışkan gurbetçilerimiz neden R.T.Erdoğan’ın Tek Adamlık’ı (Başyücelik’i) için oy verdi?

Oy verenleri ikiye ayıracağız: Politize olmayan ve içinde yaşadıkları ortamla uyumsuz  ihtiyarlar. Benim kullandığım bıçağı, belki domuz sosisi  kesmişimdir diye almayan, elmasını ısırarak yiyen adam bunlardan biridir. Yaşadıkları ortamda duydukları eksiklik ve eziklik duygusunu Türkiye’ye de bulaştırırlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın sonuçsuz esip gürlemeleri, Avrupa’ya ve Dünya’ya farazi (varsayımsal) meydan okumaları bu zavallı insanları mutlu eder. Çalışmazlar, gittikleri hükümet camilerinde gaza getirilirler ve Doğu Avrupalı kızların garsonluk yaptığı kahvede kağıt oynarlar ve, ve, ve sosyal haklarını geri almayacağını bildikleri için sol ve demokrat partilere oy verirler. Ve Türkiye’de gözleri Reis Recep Tayyip Erdoğan’dan başkasını görmez. Türkiye’ye dönmezler, nefret ettikleri bir dünyada yaşarlar, R.T.E. için oy verirler ve ölünce memleketlerinde gömülmek isterler. Kendilerini sefaletten kurtaran, belki de zenginleştiren, demokrasisinden yararlandıkları ülkeye en küçük bir gönül borcu duymazlar. Çok iyi bildiğim geçimsiz ve geçirimsiz acayip (yobaz) insanlardır bunlar. Kendilerinin Avrupa karşısında hissettiği aşağılık duygusunu, ezilmişlik duygusunu Avrupa’ya horozlanarak tamir eden bir Türk lideri karizmatikleştiriyorlar ve onun peşinden gidiyorlar. Bu lider 15 yıldır R.T.Erdoğan. Müslümanlıkları Müslümanlık değil Pislümanlık, hurafeperestlik.

AMİŞ HAVAYOLLARI

Hani ABD’nin Amişleri (Amish)[vi] gibi yaşasalar neyse: Amişler basit bir yaşama inanırlar, otomobil, telefon, elektrik gibi modern yaşamın kolaylıklarını kullanmazlar. Fayton kullanımı yaygındır. Bu insanlar kendilerini toplumdan dinsel inanışları yüzünden ayırırlar. Örneğin orduya katılmazlar. Amiş inancından olanların başka mezhep ya da dinden biriyle evlenmesine izin verilmez ve kendilerinin fotoğrafını çektirmeleri yasaktır. Bizim “Pislümanlar”a gelince 21.yüzyılın her türlü teknik herzesine sahiptirler. Ama bu köftehorlar Avrupa’yı Pislüman edip kendilerine uydurması için İmam-Hatip’ten ayrılma R.T.Erdoğan’a oy verirler. Kişilik bölünmesine uğradıkları, beyinleri ile mideleri yer değiştirdiği için bunların Adam olmaları ihtimali yoktur.

Gelelim gençlere: Bir bölümü, Almanya’yı, Holanda’yı, AB’yi protesto etmek için EVET oyu verdi. R.T.Erdoğan’ın yarattığı gerilim ortamı olmasaydı EVET oyu vermezlerdi.

İkinci bölüm, Araplardan etkilenen ve onların daha önce anlattığım tepkilerini paylaşan  yeni nesil gıcırgıcır İslamcı gençler. Bunlar da EVET oyu verdiler.

Avrupa ile orada yaşayan Türklerin büyük bir bölümünün arasında büyük bir sorun olduğu gerçek ama sorun bizim “Evetçi” ağalardan kaynaklanıyor. “Hayırcılar”, Avrupa’yı ırkçı, ayrımcı ve İslam düşmanı (İslamofop) buluyorlar mı? Hayır! Peki gavurlaşdıkları için mi Avrupa’dan gocunmuyorlar? Hayır! Üstelik bunlar bilinçli Müslüman!

Neden peki?

Çünkü yeterli öğrenim görmüşler, türbancı değiller, düzenli ve güvenli bir işleri, diplomalı meslekleri var, gavurların (!) Müslüman olmasını istemiyorlar. Gavur olmalarına kızmıyorlar. Kısacası Avrupa’nın aydınlanmacı demokrasisini benimsemişler, içlerine sindirmişler.

Türkiye’de ve Avrupa’da Hayır oyu verenler ana-baba bir gardaşlar; Evet oyu verenler ise tek yumurta ikizleri. Evetçi geçmişte yitmiş, hayırcı daha insancıl bir gelecek arıyor. Hayırcılar Türkiyeyi yönettikleri zaman Evetçilerin de işleri düzelecek ama kendileri nankördürler. İhtimal ki 100 yıllık nankörlüklerini sürdürürler.

Özdemir İnce

21 Nisan 2017

[i] Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman,   (d. 5 Mayıs 1884, Sofulu – ö. 31 Ağustos 1951, İstanbul), ruh ve sinir hastalıkları uzmanı, Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Türk hekimi.

[ii] Philosophie Magazine dergisinin “Les Anti-Lumières” özel sayısı. s.17)

[iii] Müslümanlar üçe ayrılır: 1-Has müslüman; 2-Süslüman; 3-Pislüman.

[iv] Houria Bouteldja ve onun “Souchiens” kavramı.

[v]  Claude Lévi-Strauss; Descartes ve Sartre‘a şiddetle karşı çıkan yapısalcılığın kurucusu ünlü Fransız antropologudur. Levi-Strauss’a göre, biz öncelikle bilinç değil de, dilin, kültürün ve eğitimin ürünü olan toplumsal yaratıklarız. Felsefeyi çokça meşgul eden özne-nesne ayrımı üzerinde hiç durmayan Levi-Strauss, yapısalcılığın bir bilim olduğunu söyler. Buna göre, yapısalcılık işe, insan etkinliğinin temel öğelerini, eylemleri ve sözleri sınıflayarak başlar ve daha sonra bu öğelerin nasıl birleştiğini inceler; yapısalcılık, bundan dolayı her tür insan etkinliğiyle ilgili nesnel yasalara ulaşmayı amaçlayan bilimsel bir araştırmadır.

Levi-Strauss için, özellikle, evrensel insan gerçeklikleri, insan olma niteliği sayesinde bütün insanlar tarafından paylaşılır ve yapının her düzeyinde gözlemlenebilir hale gelmektedir. Levi-Strauss, kültürel alanı Saussure’ün yöntemiyle değerlendirmeye girişir. Tıpkı, bir göstergeler sistemi gibi ele alır Kültür olgusunu.

bildiğiniz için söyleyebilirsiniz. Ama elmanın “ne” olduğunu elmayı bir başka ögeyle karşılaştırarak belirleyebilirsiniz. Levi Strauss için A’nın ya da B’nin ne olduğu değil, A ile B arasındaki ilişkiler önemlidir. Çünkü, yapısalcılık, bir şeyin başka bir şeyle ilişkisini temellendiren Sistemin ya da Yapı’nın kendisiyle ilgilidir esas olarak. (Vikipedi)

[vi] Amiş (Pensilvanya Almancası: Amisch, İngilizce: Amish), ABD‘nin Pensilvanya ve Ortabatı eyaletleri‘nde (ve Kanada’da) yaygın olan tutucu bir Hristiyan mezhebidir. 18. ve 19. yüzyılda Almanya, Fransa ve İsviçre‘den gelen göçmenler tarafından kurulmuştur. Amişler basit bir yaşama inanırlar, otomobil, telefon, elektrik gibi modern yaşamın kolaylıklarını kullanmaktan sakınırlar. Fayton kullanımı yaygındır. Bu insanlar kendilerini toplumdan dinsel inanışları yüzünden ayırırlar. Örneğin orduya katılmazlar. Kurucusu Jakop Ammann (1644 – 1712 ya da 1730) adlı İsviçrelidir. Amiş çocuklar 8. sınıfta devlet okullarından alınarak evde eğitim görmeye başlarlar. Amiş inancından olanların başka mezhep ya da dinden biriyle evlenmesine izin verilmez ve kendilerinin fotoğrafını çektirmeleri yasaktır. Amişlerde rumspringa adında bir terim vardır. Bu terimin anlamı, çocukken değil yetişkinken vaftiz edilirler yani yaşam tarzı konusunda bir seçim yapmak ve Amiş kurallarını benimsemek için yeterince büyüdüklerinde olur. Aforoz denen bir sistem daha vardır. Amiş ihtiyarlar kurallara uymayanları aforoz ederler yani o çiftliğe bir daha geri dönemez şeklinde yasak koyarlar. Amiş kurallarını çiğneyenler çiftlikten kovulur. Genelde kurallar katıdır. (Vikipedi)