ZAMAN TRENİNİ KAÇIRMAK

Ertuğrul Özkök 9 Temmuz 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde “Allah Aşkına ‘Reis’in yanında kalan şu pespaye kadroya bakın” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Ben de aynı adla ondan mülhem bir yazı (10 Temmuz 2015) yayınlamıştım.
Söz konusu yazı şöyle bitiyordu:

“Yazıcı mesleğinden ekmek yiyenlerin kalitesini değerlendirmek için bir ölçü vereceğim size:

1-Düşünmesi gerekeni zamanında düşünmüş mü?

2-Yazması (söylemesi) gerekeni zamanında yazmış mı?

3-Yapması gerekeni zamanında yapmış mı?

4-İktidarın cebine kağıt mendil olarak girmiş mi?

Gerisi havaciva! Hiçbir müflis yazıcıyı hiçbir banker kurtaramaz!”

Bu gün aynı bağlamda ama felsefi ve teolojik boyutlu iki eski yazımı ilginize sunuyorum. 14 Ocak 2001 ve 2 Ağustos 2012 günleri Hürriyet gazeteside yayınlandılar.

Temel sorun ve sorunsal olan şu: Kabil’in Habil’i öldüreceğini bilen, bilmesi gereken Tanrı bu cinayete neden engel olmadı?

Yazar ve bilim insanı, Kabil’in Habil’i öldüreceğini bilemez, ancak tahmin eder. Gazeteci, bu cinayeti ne bilebilir ne de tahmin edebilir, sadece cinayet mahalline gidip olayı tasvir edebilir.

“Bilinen şeyler hakkında sorguya çekiniz.”

Polis ile gazetecinin buluştuğu kavşaktır bu!

Özdemir İnce

18Temmuz 2025

***

İLK POLİS TANRIDIR

Can Yayınevi’nin çevirmem için, 1981 yılı sonlarında bana gönderdiği kitabı, bu yazıya adını veren cümleye gelinceye kadar, henüz çevirmeye karar vermemiştim. ‘‘Tarihin ilk polisi olan Rab”, her şeyi yerine oturttu.

Kitabın adı: Karar Gecesi

Yazarı: Michel del Castillo.

‘‘Şunu biliniz ki polis eğilimli pek az polis vardır. Çocukluktan başlayarak düzen’in çağrısını duyan demek istiyorum… Düzen ya da uyum, sözcük pek önemli değil, pek az insanda bir tutku durumuna gelir. Öteki tutkular kadar ödünsüz ve yakıcı… Eğer bazen başarıya ulaştıysam, tutkuyla düzen istememdendir. Bazı budalaların sandıkları gibi toplumsal düzen değil: Mutlak düzen, kesin barış.”

Mutlak düzen, yani Tanrısal düzen.

Romancının bu saptaması hiç de roman sanatına özgü bir yargı değil. Tanrı da, polis de yasayı korurlar. Bundan dolayı Tanrı da polistir. Ama burada bir ikilem çıkıyor: Yasayı koruyan polis Tanrı mıdır? Toplumsal düzenden ötesini, mutlak düzeni isteyenler böyle bir vehme kapılabilirler. Ve bu vehim de polisin saptığı sapkınlık noktasıdır.

Bilirsiniz: İnsanlığın atası Adem’in iki oğlu vardır: Kabil ve Habil. Kabil çiftçi, Habil çoban olur. Kabil ve Habil yaptıkları işin ürünlerinden babalarına armağan (‘‘Taktime”) getirirler. Adem, Kabil ve armağanına ilgi göstermez, Habil ve armağanıyla ilgilenir. Bunun üzerine, Kabil öfkelenir ve kardeşi Habil’i öldürür. Öfkenin nedeninin bir kadın olduğu safsatası da vardır ama doğru değildir.

Bunun üzerine Rab (Tanrı) Kabil’e sorar: ‘‘Kardeşin Habil, nerede?” Kabil bu soruyu yanıtlar: ‘‘Bilmiyorum: Kardeşimin bekçisi miyim ben?” Bunun üzerine Tanrı konuşur: ‘‘Ne yaptın? Kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağırıyor.”

Bu konuşma Tevrat’ın Tekvin bölümünün 4. babında yer almaktadır.

Tanrı, Tanrı olduğuna göre Kabil’in niyetini, ne yapacağını biliyordu, bilmesi gerekirdi. Bu nedenle Kabil’e ‘‘Kardeşin Habil’e ne yapacaksın?” diye sorsaydı bu cinayet işlenmezdi.

Tanrı, Kabil’e ‘‘Kardeşini öldürdüğünü biliyorum, seni onu öldürürken gördüm” de demiyor. Ama, ‘‘Kardeşine ne yaptın?” diye sorarak, onun pişmanlığını azdırarak, onu deliliğe zorlayarak kaçak katili her yerde izleyen gözü somutlaştırıyor. Bu soru ve bu göz tam anlamıyla ve bütünüyle polise özgüdür.

Karar Gecesi‘nin kahramanı Avelino Pared ‘‘polis”i iki sınıfa ayırır: Mesleğiyle ve mesleği için yaşayan metafizik polis ve yalnızca karın doyurmak için bu mesleği seçmiş olan ‘‘akıl” polisi. Kişiliğinde rahip ve eğitimciyi birleştiren kişidir metafizik polis. Ona göre, toplumun ve bireyin çürüyüp yıkılışı, örnek bir adalet anlayışına dayalı sarsılmaz bir düzen bulunmayışından kaynaklanmaktadır. Kaynağında hümanizma bulunmayan bir düzen anlayışından zorunlu olarak bir büyük engizisyoncu ve Franco tipi yöneticilerin çıktığını görmezlikten gelerek, yalnızca düzen adına ‘‘düzen için düzen” adına hizmet yapmaktadır.

Avelino Pared’e göre, gerçek polis acımayı, acıma denen iğrenç yanılgıyı bilmemek zorundadır. Polisin istediği düzendir, yani adalet. Oysa, merhamet ve iyilikseverlik düzensizliği doğrudur.

Avelino Pared, kendince, gerçek polisi tanımlar: ‘‘Öyle davranmalı ki, insanlar boyun eğmek istesinler; işte gerçek polisin ülküsü. Ne mutlu ki, insanların özgürlük yüküne artık katlanamayacakları ve özgür olmak istemeyecekleri bir çağa yaklaşıyoruz. O zaman polisin saati çalacak. Onun dingin gözünden hiç kimse kaçmayı tasarlayamayacak. Sonunda barış gerçekleşecek.”

Karar Gecesi! Kuşkusuz yargıcın karar gününden önce geçirdiği gece değil, Tanrı’nın son gecesi, Mahşer Günü’nden önceki gece; ertesi gün Kıyamet Günü ölüler dirilecekler ve hesap verecekler.

Polislik mesleği gizemli bir meslek, neredeyse bir dinsel tarikat, bir manastır düzeni. Tarihin ilk polisi olan, bu mesleğin kurucusu olan Rab şu mesleki ilkeyi geliştirmiştir: Bilinen şeyler hakkında sorguya çekiniz.

Polis ‘‘suç” hakkında bilmesi gerekeni bilmediği, suçun içeriğini sanıktan öğrenmek istediği zaman işkence başlar.

Dostoyevski’nin Ecinliler adlı romanında zındıklar Tanrı’yı tartışırken biri ayağa kalkıp haykırır: ‘‘Tanrı yoksa benim yüzbaşılığım neye yarar?”

Görevsel sapmaların, sapkınlıkların nedeninin bu türden bir hiyerarşi anlayışı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu türden mistik hiyerarşilerde polis, devleti temsil eden bir görevli olduğunu unutup kendini devletin yerine koyar.

(HÜRRİYET, 14 OCAK 2001)

***

KARAR GECESİ

14 Ocak 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde “İlk Polis Tanrı’dır” başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Bugünkü yazımda bu yazının bir bölümünü kullanıp yazıyı bir başka bağlama oturtacağım.                                                                                                                         Bilirsiniz: İnsanlığın atası Adem’in iki oğlu vardı: Kabil çiftçi, Habil çoban idi. Bir gün, yaptıkları işin ürünlerinden babalarına armağan getirirler. Adem, Kabil’in armağanına ilgi göstermez.  Habil ve armağanıyla ilgilenir. Bunun üzerine, Kabil öfkelenir  ve kardeşi Habil’i öldürürür. Cinayetten sonra, Rab (Tanrı) Kabil’e sorar: ‘‘Kardeşin Habil, nerede?” Kabil bu soruyu yanıtlar: ‘‘Bilmiyorum: Kardeşimin bekçisi miyim ben?” Bunun üzerine Tanrı konuşur: ‘‘Ne yaptın? Kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağırıyor” der. Bu konuşma Tevrat’ın Tekvin bölümünün 4.babında yer almaktadır.                                                                                                                                        1980’lerin başında Michel Del Castillo’nun “Karar Gecesi” adlı müthiş bir romanını Türkçeye çevirmiştim. Romanın kahramanlarından komiser Avelino Pared, Tevrat’ın bu bölümüne değinerek, Tanrı’nın ilk polis olduğunu söyler. Polis faillerin niyetlerine göre karar vermez, değerlendirme yapmaz, çünkü onların zihnini okuyamaz. Okuyamadığı için de cinayetleri, suçları engelleyemez. Oysa, eğer Tanrı, Tanrı ise insanların zihninden geçen düşünceleri bilir ve suç girişimlerini engelleyebilir. Daha doğrusu, komiser Pared’e göre, engellemek zorundadır.                                                                                                                       Komiser Pared’e göre: Tanrı, eğer Tanrı ise, Kabil’e “Dur! Kardeşin Habil’e ne yapacaksın?” diye sorarak, ona, işlemeyi tasarladığı cinayeti bildiğini söylemeli ve ona engel olmalıydı. Komiser Pared, polisi ikiye ayırır: Mesleğiyle ve mesleği için yaşayan metafizik polis ve yalnızca karın doyurmak için bu mesleği seçmiş olan sıradan “akıl polisi”. Sözü gazeteciliğe ve gazetede yazan yazarlara getireceğim.                                                                                                                                                                                    Milliyet gazetesinde yazan Aslı Aydıntaşbaş, Suriyeli muhaliflerin eline geçen Azaz kentine giden ilk gazeteciymiş. Tebrikler! Aslı hanım sakallı bir komutanla karşılaşıyor, bu sakallı komutan Aslı hanımın elini sıkmıyor. Sıkmaz, çünkü adam sıkı İslâmcı. Durumu tahmin edemediği, Arap devriminin (!) gerçek yüzünü bilemediği için Aslı hanım şaşırıyor. Mihmandarları, daha Suriye’ye varır varmaz, başını örtmesini tavsiye etmesine karşın, şaşırıyor. Komutana: “Geleceğin Suriyesi’nde başı açık kadınlara yer olmayacak mı?” diye soruyor.

Komutan yanıtlıyor: “Olacak. O insanın kendi seçimi. Ama bir kadın başını kapatmazsa o zaman iyi bir Müslüman olarak benim gözlerimi indirmem lazım.” Aslı Hanım, çocuk gibi buna da inanıyor. Oysa adam gözünü indirmeyecek, onun başını zorla örttürecek.

Bölgeyi çok gezdiği için bu tablonun kendisini şaşırtmadığını ileri süren Aslı Aydıntaşbaş, “Demokrasi istediklerini, Sünni, Alevi ve Hıristiyanların eşit yaşadığı bir ülke hedefledikleri”ni söyleyen muhaliflere de hemen inanıyor. Aslı Aydıntaşbaş bölgeyi gezmiş ama gerçekleri görmemiş. Bölgenin yerel gerçekleri Suriye’de Sunnilerin iktidarı almaları durumunda, Alevilere ve Hıristiyanlara yaşama hakkı tanımayacaklarını tahmin edemiyor. Pek yakında Sunnilerin iktidara geçmesi durumunda, olanlar olduğu zaman, olanları tasvir etmekle yetinecek. Çünkü ne yazık ki maaş karşılığı gazetecilik mesleği yapan biri. Yani bir “sıradan akıl polisi”.  Ya da gerçekleri gördüğü halde kendisinden istenen yazıları yazıyor.

Aslı Aydıntaşbaş’a göre nisbeten bir adım ilerde bulunan bir başka akıl gazetecisi, onun yazısını okuduktan sonra şöyle yazıyor: “Ben Suriyeli bir Kürt, bir Alevi, Hıristiyan veya Laik Sünni olsam, daha şimdiden başımın çaresine bakardım. Çünkü bu kadar açık görünen bir köye gitmek için kılavuza gerek yok” diyor.  Her zaman olduğu gibi, olayları olduktan sonra görüyor. Olacakları Tunus olayları başladığı zaman göreceksin; ve görenlere saygı duyacaksın!

Aslı Aydıntaşbaş da, adını vermek istetemediğim gazete yazıcısı da, Arap Baharı devrimleri (!) Tunus’ta başladığı zaman çok mutlu  ve umutluydular. Demokrasi ve özgürlükler getireceğine inandıkları isyanları göklere çıkartıyorlardı. Oysa ben o sıralarda bu olayların arkasında Müslüman Kardeşler ile El Kaide’nin, Hamas türünden oluşumların bulunduğunu ve sonuçta, yalancı baharı yaşayan bütün Arap ülkelerinde İslam devletleri kurulacağını yazıyordum. AKP iktidarı, ayaklanmalarla demokrasi açısından değil İslam devleti ekseninde ilgileniyordu.  Ve  sıradan gazeteciler olanları tasvir edip AKP’nin siyasetini onaylarken iyi gazetecilik yaptıklarını sanıyor.

NOTA BENE:

Bir yazar tanıdığım, 31 Temmuz yazımla ilgili bir ileti gönderdi. Bir köylü tanıdığına  “Ya’u, bu adamlar hırsız, hırsız!” dediğinde  aldığı yanıt yazımı onaylamakta. Köylü, “Evet ama yerken besmele çekiyorlar!” diye cevap vermiş.

(HÜRRİYET, 2 AĞUSTOS 2012)

***

 

 

“ZAMAN TRENİNİ KAÇIRMAK” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: ZAMAN TRENİNİ KAÇIRMAK

Yorumlar kapalı.