ZAVALLI GAZETE YAZICILARI

Gazete yazıcılarının % 99.99999999999’u sıradandır. Onların sıradanlığına göre en kötü edebiyat yazarı bile sıradan değildir.

Şimdi CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Enis Berberoğlu, 3 Mart 2011 günü, haftada beş olan yazı sayımı bire indirdiklerini bana tebliğ ederken patronların gazetede düşünce yazısı istemediklerini söylemişti. Buna göre Hürriyet gazetesinde sadece ben düşünce yazısı yazıyordum, dolayısıyla sadece ben düşünüyordum. Ve bu iyi bir şey değildi!

Oysa, gazetenin Ankara temsilcisiyken gazetenin en çok okunan yazarı olduğumu söylerdi.

Ondan önceki genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de gazetede düşünce yazısının modası geçtiğini sık sık söyleyip yazardı. Ona göre artık geçerli akçe sitcom gazeteciliği ve yazıcılığıydı. Bence “sitcom”un anlamı sululuktur, hafifmeşrepliktir. Uzun bir süre sonra bu iddiadan vazgeçip “düşünce”nin öneminden söz etmeye başladı. Hacıyatmazlık, fırdöndülük.

Kimileri benim herkesi payladığımı, azarladığımı ileri sürmekte. Paylama ve azarlama işini yaptığım doğrudur, ama herkesi değil, kimilerini! Kimdir o kimileri? Yazayım: Televizyona çıkıp konuşan, gazetelerde yazı yazan ve üniversitelerde ders veren kimilerini azarlayıp paylıyorum.

Bir örnek vereyim: 18 Eylül akşamı Halk TV’de tartışma konusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’de zorunlu din dersleriyle ilgiliydi. Tartışmayı yöneten Murat Aksoy AKP iktidarının İslamcı uygulamalarını değerlendirirken “Türkiye’de hep böyle oluyor: AKP, tek parti dönemi siyasetinin din konusunda yaptıklarının şimdi tersini yapıyor!” demez mi?

Bre adam, tek parti iktidarı din ve devleti birbirinden ayırmak için laiklik yöntemini getirerek insanları özgürleştirmek istiyordu. Bu nedenle laiklik ilkesini getirdi.  Demokrasi için dinsel totalitarizmi engelliyordu. Engellemeyi halka mı soracaktı? Yönetimi laikleştirmek, demokratikleştirmek için kuvvetler ayrılığını yönetime getirmek istiyordu. Bu evrensel çağdaşlaşmadır. Kimi budalaların iddia ettiği gibi referandum yapıp halka mı soracaktı? TBMM bizzat halk değil miydi?

Peki, AKP ne yapıyor? Devlet yönetimini ve kurumlarını dinselleştirmek, kuvvetler birliğini zorla getirmek istiyor ve istediğini de yapıyor. Moderatörün yaptığı tam anlamıyla budalalık değil mi? Böyle bir budalalığı yapan, bilim dışı konuşan ve kafa karıştıran adamı paylamak ve azarlamak gerekmez mi? Bu budalalığı yapan simitçi Ahmet, balıkçı Mustafa, ev kadını Muazzez değil, büyük bir olasılıkla üniversite mezunu, bir gazetede köşesi olan, bir televizyonda program yöneten bir kimse. Televizyon gazeteciliği yapıyor. Böyle bir insanın laiklik ile teokratik yöntemi birbirine karıştırmaya, aralarında mukayese yapmaya hakkı var mı? Yok ki yok!

Hürriyet gazetesinden atıldığım zaman, CNN Türk çalışanı Cüneyt Özdemir, Radikal (06.04.2012) gazetesinde ironi dolu “Bir kökten-laikçiyi gözyaşları ile uğurlarken” başlıklı bir yazı yayınlıyor ve “Özdemir İnce ‘dün’e o kadar takılı kalmış ki geçtim  geleceği, dünyanın bugünkü değişimi ile ilgili bile kafa yormuyor” diye yazıyordu. Aradan iki yıl beş ay geçtikten sonra CNN’deki programında (18.09.2014)  AIHM’nin zorunlu din dersini yasaklama kararını, eski AIHM uyesi, CHP Millitvekili Rıza Türmen ile konuşurken laiklik uğruna gözyaşları döküyordu.

Geleceği ve gününü anlamayan kimmiş? Ben geleceği haber verdiğim için bana kökten-laikçi diyordu gazeteci aklıyla. Bunların aklı ancak gözüne mertek girdiği zaman görür.

Gel de bu türden insanları hor görme, aşağılama!

Gazeteci ile “creative writer” yani yaratıcı yazar arasında derin uçurumlar var. Yazarın amacı, gazetecinin yaptığı gibi güncel gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal bir gereklilik olarak yorumlamaktır. Gazetede yazdığı (düşündüğü) zaman bile…

Gazetecilerin büyük bir sorunu var, Türkiye’nin yaşamakta olduğu kaosun sorumlu kanatlarından biri. Çoğu yazısını şöyle yazar: Yazı işleri toplantısından çıkar ve orada öne çıkan konulardan biri hakkında bir yazı çırpıştırır. Yazdığı bir durum yorumu değil, olayla, olguyla ilgili bir haberdir. Bu nedenle çoğunun yazıları birbirine benzer. Onlar düşünmezler! Çoğunun beyni bilgi salgılar (!). Bu nedenle durmadan rüzgar gülü gibi dönerler. Çünkü beyinleri ile mideleri yer değiştirmiştir.

Gazetecilerin % 99’u böyledir ama yaratıcı yazarların (şairlerin, romancıların, öykü yazarlarının) ancak %1’i bunlara benzer. Onların ancak %1’nin midesi ile beyni yer değiştirmiştir.

Yazma tarzına, biçeme (üsluba) gelince: Gazeteci-köşemen-yazıcının yazıları maç anlatmaya, yazmaya benzer. Oyunun bir dakikasında bir oyuncu rakip takımın oyuncusuna ayıcılık yapıp onu sakatlar ve kırmızı kart görür. Daha sonra kendisi oyundan atılır, sakatladığı oyuncu hastaneye kaldırılır.

Yaratıcı yazar, aynı olayı öykülerse, anlatısına neler girmez ki!? İki oyuncunun da bütün hayatı girer. Mali durumları, borçları, aşkları, kulüpleriyle ilişkileri, transfer sorunları. Gazeteci sakatlama-sakatlanma-ve-oyundan atılma olayını üç satırda yazar. O kadar. Bir romancı ya da hikayeci, metnine gözlemleri, duygu ve düşünceleri (kendisinin, olay kahramanlarının, üçüncü şahısların) katar ve bir dünya kurar.

Şu anda, bütün yazılı ve yazısız medya benim laiklik, imam-hatipler, tevhid-i tedrisat, cumhuriyet devrimleri ve karşı devrim ve de AKP hakkında 2000 yılından beri yazdıklarımı tekrarlıyor. On yıl önce yazdıklarıma dudak büküyorlardı. Sorsanız, on yıl önce de aynı şeyi yazdıklarını söylerler. Onursuzdurlar! Aralarından kurnaz olanları geçmiş yazılarına yanılgı payı eklerler ve güya özeleştiri yaparlar. Ertuğrul Özkök’ün bugün yaptığı gibi. 17 Eylül 2014 tarihli yazının da tanıklık ettiği gibi AKP iktidarının Müslüman Kardeşler’le olan derin ideolojik (Selefi) ilişkisini ancak yeni yeni anlıyor. Her şeyin bir zamanı vardır, yapılması gerekeni gerektiği zaman yapmak gerekir. İktidarın belagat şehvetini 2014 yılında değil 2004 yılında ihbar etmek bir gereklilikten çok kaçınılmaz bir zorunluluktur. 2014 yılında yazdığın yazıyı 2004 yılında yazmaktır marifet. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, Bor’un pazarı bitmiş ve sen sadece bakmış ve olanı-biteni anlamamışsın.

Haklarında yazdıklarımı ağır bulanlar, adı geçenlerin (kendileri ya da başkaları) bugün yazdıkları yazıların benzerlerini 2003-2011 arasında da yazdıklarını kanıtlamak zorundadırlar. Gerisi havacıvadır!

Bu rezilliği 1987 yılında görmüş ve Yeni Düşün dergisinin Kasım 1987 sayısında “KUYUDAKİ TAŞ” adlı bir yazı yayınlamıştım. O günden bu yana 27 yıl geçmiş ama rezillik gene aynı rezillik.

***

KUYUDAKİ TAŞ

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar-gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkılmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik’in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesne­ler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

“Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.

“Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert söz­lüsüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşe yazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirici (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), poli­tika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muha­biri (reporter).

Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis ya­zarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu nok­tada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yan­dan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğü­nün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynak­lanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı ya­zan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, ya­zarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Per­sonne qui compose des ouvrages littéraires).”

Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gön­derme yapılmaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratı­cılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yaza­rı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu ta­nımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup ya­zarlarını da ekleyebiliriz.

Buna göre, kitap yayımladıkları için ya­zar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içer­memektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction, kurgu), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlı’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğu­nu herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmcd Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı dü­zeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, da­ha  doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan  gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müelliften kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı ya­pıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yaz­man arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şey­den önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, ba anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”, onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan “Emret Komutanım” adlı ki­tabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendir­me, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dili­nin araç-dil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne ol­ma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulu­nurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle ka­leme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstel­lung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alım­lama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin me­tinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal so­runlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üze­rine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında her­hangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa ol­sun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıt­ta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma, evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın

bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitapların­da bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde,  okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kur­gusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklik­ten uzaklaşır, onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal ger­eklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği
yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasar­ladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazın­sal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarih­sel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zo­rundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne iste­diğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” (Gbelgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştire­ceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı ge­reksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğ­ru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, este­tik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.” (Aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının ta­banında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel ola­rak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; te­ma ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un ki­taplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, om­let yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili ola­rak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat’ın, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özel­lik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır.

“Acaba biz Okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartış­masız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acele­cilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binler­den, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur aza­lır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böy­ledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı “En Alttakiler”i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan ilaha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin ben­zeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı ol­duğunu daha önce belirtmiştik. Satış-içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı, 30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bü­tün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin ki­taplarını geride bırakabüir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yan­dan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politi­ka olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmak­tadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gaze­te okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve arala­rından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazar­ların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak sat­makta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “Üstelik bunların bir­çoğunun (yani gazetecilerin, Ö.I.) arkasında da gazeteleri yok­ken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sı­nırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu ? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik ör­neklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınla­rının satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu ? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuş­kıısuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktar­mak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumlulukla­rının bilincinde olup olmadıklan ayrı bir tartışma konusu olabi­lir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik ama­ca hizmet eden bir göstergeler dizgesi ya da göstergelerden olu­şan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşma­yan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlen­mesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yaz­manını, yazın bağlanımda yazar kabul edebilir miyiz ? Kabul ede­mememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. So­nuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, ya­pıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nok­ta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kav­ramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazete­cinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmala­ra verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varo­luş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadı­ğını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jim­nastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitapları­nın, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği ak­tarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladık­larını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kul­lanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci-yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtla­yan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplum­bilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazın­sal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden ya­rarlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.

ÖZDEMİR İNCE

 

Yazının yayınlandığı yerler:

(Yeni Düşün dergisi, Kasım 1987)

(Söz ve Yazı, Varlık Yayınları 1993)

(Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap 2004, s.55)