ZAVALLI TÜRK ŞAİR (1)

9 Kasım 2015 günü sitede yayınlanan “MODERN TÜRKÇE  ŞİİR ANTOLOJİSİ” ADI NE ANLAMA GELİYOR? başlıklı yazımı hatırlıyor musunuz? T24 adlı internet  sitenin mensubu Mesut  Varlık ve Yalçın Armağan antolojinin hazırlayıcı ve yapımcısı Orhan Kahyaoğlu ile çalışması hakkında bir söyleşi (03 Aralık 2015) yapmışlar.  Bir  dostum da Oda TV’de yayınlanan metni lütfedip bana göndermiş.

Elime geçen metinden bizi ilgilendiren bölümü ilgi ve bilginize sunuyorum:

[Bu yılın en önemli çalışmalarından biri şüphesiz Orhan Kahyaoğlu’nun hazırladığı iki ciltlik Modern Türkçe Şiir Antolojisi’ydi. Kahyaoğlu, Mesut Varlık ve Yalçın Armağan’ın sorularını yanıtladı… Orhan Kahyaoğlu’nun emeğinin ürünü, Modern Türkçe Şiir Antolojisi yakın bir zaman önce –nihayet– yayımlandı. Uzun zamandır bu kapsamda ve bu iddialılıkta bir şiir antolojisi çıkmamıştı. Bizler de bunu bahane bilerek, Kahyaoğlu’yla sohbete oturduk.  Modern Türkçe Şiir Antolojisi odağında sohbet ederken, vaktiyle Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi yayımlandığında, “Sizden nefret ediyorum…” diye başlayan bir mektup gönderen şairi unutmayarak, antolojilerin bir masum, bir de tartışmalı yanı olduğunu aklımızın bir kenarında tutmaya özen gösterdik. O nedenle de konuya şu soruyla doğrudan dalıverdik…

Mesut Varlık: Peki, neden “Türk” değil de “Türkçe”?

Orhan Kahyaoğlu: Türkçe meselesi de, çoğu kişi gibi benim için de politik bir duyarlılıktan kaynaklanıyor. Bu toplumda, Anadolu’da birçok grubun, toplumun, topluluğun, farklı kesimlerin, kültürlerin, kimliklerin var olduğu, 20-30 yıldır gündemimizde. Ulus devlet denilen imgenin artık yıkılmaya doğru gitmesi sürecinde, biz de Türkiye’de bunu farklı bağlamlarda yer yer çok daha acı olarak yaşadığımız bir süreçte, bu kültürleri, kimlikleri hatta ulusları yok sayarak, o kimlikten gelmiş insanları yok sayarak, bir tavır takınmak, örneğin Roni Margulies’i Türk şiiri yazıyor gibi düşünmek bana hiç ahlaki gelmiyor. Gerçi, bunlar belki çok fazla değil. Ama bu bir kişi bile olsa, benim açımdan önemli. Artık bir tartışma zemini de var Türkiye’de. Doğru ve haklı bir zeminde bir mücadeledir ve bu da bütün sıcaklığıyla bu ülkede yaşanıyor. Bu sürecin duyarlılığı çok önemli. Ancak, Türk şiiri diyen, on yıllardır yerleşmiş bir edebiyat tavrını yok saydığım da düşünülmesin. Çünkü hâlâ önemsediğim birçok yazar Türk Şiiri terimini kullanıyor. Bunda da ciddi bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Ancak ben antolojinin adını düşünürken özel duyarlılığımdan dolayı Türkçe Şiir Antolojisi demeyi daha uygun gördüm. Sonuçta, Kürt şairler var, bu insanların apayrı, özgün bir kültürleri, kimlikleri var. Modern Türk şiiri veya çağdaş Türk şiiri deyince Türk şairini imliyor. Herkesin bildiği, uzun zamandır da bilinen, konuşulan bir şey bu.  (Orhan Kahyaoğlu ile yapılan söyleşinin linki: http://t24.com.tr/k24/yazi/orhankahyaoglu,471)]

***

Şiirlerimin  söz konusu antolojinin yeni baskılarında yer almamasıyla ilgili olarak Ayrıntı Yayınevi’ne gönderdiğim ihbarname 10 Kasım 2015 günü Uğur Mut adlı kişiye tebliğ edilmiş. Böylece hukuki süreç tamamlanmış oluyor. Şiirlerime artık antolojide yer verilemez.

Alıntısını yaptığım söyleşi bölümü 3 Aralık 2015 tarihinde yayınlandığına göre antoloji yapımcısı Orhan Kahyaoğlu’nun ihtarnamemden habersiz olduğunu düşünmek saflık olur.

Orhan Kahyaoğlu’nun “Türkçe şiir” konusundaki düşüncesine katılmadığım gibi saygı da duymuyorum,  ancak böyle bir düşünce sahibi olmaya hakkı var.

Bir yazınsal eylem olan antolojiye siyasal bir ad vermesinin saçmalığını bir yana bırakalım ancak söyleşide dile getirdiği isim tercihiyle ilgili düşüncelerini, antolojide ver verdiği yaşayan şairlere ve ölmüş şairlerin mirasçılarına bildirmesi ahlaki açıdan bir zorunluluk olması gerekir. Antoloji yapımcısı Orhan Kahyaoğlu ve  yayıncı Ayrıntı Yayınları böyle bir etik doğruluk ve zorunluluğu yerine getirmeyerek şairlere kötü bir oyun oynamışlardır.

Orhan Kahyaoğlu’nun alıntıladığım metni yaşayan şairler ve ölmüş şairlerin mirasçıları bilmiş olsalardı, antolojide yer almayı aralarından  kaçı kabul ederdi? Bunu bilemeyiz ama ben gerekli izni kesinlikle vermezdim.

Benim  ihbarnamemden sonra antolojide kalmayı sürdürecek olan şairlerin ve ölü şairlerin varislerininin tercihlerini kabul etmemiz davranışlarını eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmez. “Zavallı Şair” tanımlamasını bunlar için kullanmıyorum. Sıfatlandırma ve tanımlama  Orhan Kahyaoğlu’nun düşüncesini paylaşmamakla birlikte antolojide kalmayı sürdürecek olan bilinçsiz ve kariyerist şairlerle ilgilidir.

Orhan Kahyaoğlu Ulus (Ulusal) Devlet konusundaki düşünceleri, siyasal ve sosyolojik bakımdan bir zamanlar hastalıklı bir moda idi ama artık demode oldu. Kahyaoğlu’nun alıntıladığım düşünceleri ne yazık ki ırkçılık, ayrımcılık, ayrılıkçılık ve bölücülük kokuları yayıyor. Buna da müdahale etmek zorundayım.

Konunun siyasal yanıyla ilgili on kadar eski  yazı seçtim. Bir bölümünü şimdi yayınlıyorum. İkinci bölümü birkaç gün sonra yayınlayacağım. Okuduğunuz gerekçe bölüm ikinci bölümün de başında yer alacak.

Özdemir İnce

10 Aralık 2015

***

FUKUYAMA’NIN YETİM VE ÖKSÜZLERİ

Çıt yok! Bu kadar vefasızlığa da pes doğrusu. Sizlere bunca yıl cephane sağlayan adama bu nankörlük nasıl yapılır?

Doğrusunu isterseniz bu kitapta (“Devlet İnşası”) çok sevdim Fukuyama’yı. Özellikle dobralığını, harbiliğini…
İlkin, ulus-devlet’ten vazgeçmenin mümkün olmadığını anlatıyor. Ama nasıl bir ulus-devlet? Bunun nasıl olduğunu, olacağını Türkel Minibaş’tan öğrenelim: ‘Fukuyama’nın söz ettiği ulus-devlet, hem küresel sermayenin koruyucusu hem de sermayenin küreselleşmesiyle ortaya çıkan urları temizlemekle yükümlü bir devlet biçimidir.’ (Cumhuriyet, 11.04.05). Türkel Minibaş küreselleşme çağında küresel sermayenin emir eri yapılmak istenen ulus-devleti tanımlıyor.

Ama Fukuyama’nın itirafları burada kalmıyor, ‘Zayıf Devletler ve Uluslararası Meşruiyet’ bölümünde hepimizi uyarıyor:
“Soğuk Savaş’tan bu yana, zayıf ya da başarısız devletler, uluslararası düzen için en önemli sorun haline geldi. Zayıf ya da başarısız devletler insan hakları ihlallerinde bulunur, insanlık felaketlerine yol açar, kitlesel göç dalgaları yaratır ve komşularına saldırır. 11 Eylül’den beri şu da açıktır ki, bu devletler, Birleşik Devletler ve diğer gelişmiş ülkelere ciddi zarar verebilen uluslararası teröristleri barındırıyorlar.”(S.111)
Fukuyama, Somali, Haiti, Kamboçya, Bosna, Kosova, Ruanda, Liberya, Sierra Leone, Kongo ve Doğu Timor’u bu türden devletleri örnek gösteriyor.
Bir de Afganistan ve Irak gibi ülkeler var tabii. Birinde zayıf devlet bir dış aktörün, El Kaide’nin eline geçmiş, ötekinde yönetim bir diktatörün ellerinde. (s.112)
Bu durum karşısında ABD dış siyasetinin mantığı değişiyor: Zayıf devletlerin yönetimlerinin sorumluluğunu üzerine alacağı ya da sorunu uluslararası toplumun üstüne yamayacağı yeni bir durum yaratmak. Fukuyama bu yeni anlayışı ‘Yeni İmparatorluk’ olarak adlandırıyor.
ABD, kendisi ve gelişmiş dünya için tehlikeli gördüğü zayıf devletleri yıkarak yerlerine bir devlet ve bir ulus inşa etmeyi gerekli görüyor:
“Bu koşullar altında, insan hakları ve demokratik meşruiyet adına hareket eden dış güçler, müdahale hakkına sahip olmakla kalmayıp müdahale zorunluluğu içinde oldular. 1990’lı yılların insani amaçlı müdahaleleri, dünyanın ‘başarısız devletler’e sahip bölgeleri üzerinde, uluslararası fiili bir imparatorluk gücünün yaygınlaşmasına yol açtı.”(S.116-117)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya ve Almanya’yı yeniden inşa eden ABD bu konuda deneyimli olması gerekir değil mi? Fukuyama aynı kanıda değil: “ABD Savunma Bakanlığı, ulus inşası denemelerinin hepsinde kritik bir rol oynamasına karşın, bu tip karmaşık operasyonu örgütleyecek kurumsal yetenekten yoksundu… Dolayısıyla devlet inşası sadece çökmüş ya da zayıf Üçüncü Dünya ülkeleri için değil, ama Washington için de gerekli olan bir şeydir.” (S.122)

Fukuyama, ABD’nin Irak’ta bir Frankeştayn yarattığını, yaratacağını mı söylemek istiyor acaba?

(Hürriyet, 25 Nisan 2005)

***

ZIRVALAMA  ÖZGÜRLÜĞÜ

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” cümlesinden renciden olan zamane ırkçılarını elimizin tersiyle bir yana itelim. Ve bunu bu ülkede rekor düzeyde kullanılan bir “zırvalama özgürlüğü” bulunduğunu bilerek yapalım. Bugünkü yazımın konusu bir Mersinliden aldığım e-posta. Kendisine yarın cevap vereceğim. Şimdi, bu verimli mesajı birlikte okuyalım:

[“Bir Mersinli olarak, yazılarınızı sadece bazen sonuna kadar okurum, çünkü savunduğunuz Türkçü-milliyetçi çizgi, üstünü biraz solculuk biraz da hümanizmle örtmeye çalışsanız da bana çok itici geliyor.

9 ve 20 Mayıs tarihli yazılarınız bu duruşunuzun tipik örnekleri. Dünyada medeniyet yaratmış halkların hemen hepsinin (Sümerler-Kengerler örneğinde yaptığınız gibi) Türk oldukları iddiasının çoktan tarihin çöplüğüne atıldığını sanıyordum, demek yanılmışım.

Tarsus’ta doğan ve okul hayatının ilk 11 senesini Mersin’de yaşayan ve 1974 senesinde TSG Lisesinde diplomasını alan bir Nusayri Fellah olarak hakkımızda parantez içinde yazdığınız ifadeye ve burada da ortaya çıkan genel görüşlerinize itirazım var.

Birincisi, bizimle Türkmen köylüler arsında çok fark var(dı). Bizim ana dilimiz Arapça, inancımız Alevilik (ama Hacı Bektaş’sız ve Sultan Abdal’sız vs.) yemek, müzik ve giyim “kültürümüz” de epey farklı (idi). Maalesef 1920’lerde başlayan ve bu güne kadar hiç hafiflemeden sürdürülen asimilasyon politikaları ve buna paralel olarak bizim ana babalarımızın duyarsızlığı bizi bitirdi .

Eğer Nusayrilerin Arap değil de Türk olduğuna gerçekten inanıyorsanız, bunu Nusayri fakat şu anda herhalde ateist olan dostunuz ve değerli şair meslektaşınız Ahmed Said’e (Adonis’e) söyleyin, vereceği cevabı ben de merak ediyorum.

İkincisi, bazı yazılarınızda Ermeni’lerin ve diğer gayri müslim azınlıkların Türkiye’nin bir zenginliği olduğu anlamına gelebilecek sözler ifade ettiğiniz oldu. Başka yazarlar ve siyasetçiler, hiç te samimi olmasalar da bunu daha açık bir şekilde söylüyorlar. Bunun yanında, Kürtler gibi Arap’ların da, Müslüman azınlıklar olarak kendi benliklerini, kültürel özelliklerini korumaları ve bu zenginliğe kendileri kalarak katkı sunmaları daha iyi olmaz mıydı?

Burada, biz Arap’ların kişisel gayretleri tabii ki çok önemli bir etken veya bu gayretin eksikliği bizim en  büyük hatamız ama devletin ve sizin gibi aydınların tahammülsüzlüğü (hoşgörüsüzlük demiyorum, çünkü himmetinize ihtiyacım yok) ve yapılan baskıların soyut bir “birlik-beraberlik” kavramı adına kutsanması bence daha büyük tahribata sebep oldu. Yukarıda da belirtmiştim, anne ve babalarımız duyarsızdı ama dedelerimiz ve nenelerimiz bu konuda çok duyarlı idiler, mesela annemin babası (…) ve gururlu bir Arap kadını olan babamın annesi bize ana dilimiz Arapçayı öğretmek için çok emek harcadılar.

Bir zamanlar (Demokrat Parti’den önce) sadece Arapça konuştukları için insanlara para cezası kesiliyor ve hatta bazen bu yüzden hapse girenler bile oluyordu. Fakat biz, çok daha ağır baskılara maruz kaldıkları halde kendilerini kısmen de olsa koruyabilen Kürt’ler kadar olamadık.”]

Mesajın son bölümünü yarınki yazımın başında yayınladıktan sonra, Mersinli Arap Nusayri’nin görüşlerini ele alacağım.

(Hürriyet, 9 Haziran 2009)

***

ZIRVALAMA ÖZGÜRLÜĞÜ, 2

[“Şu soruları ta lise dönemimden beri hep sordum, ama daha şu ana kadar tatmin edici bir cevap alamadım ve akrabalarım arasında bile yeterince anlaşılamadım : Ben “Türküm” demeye mecbur muyum? Türk olmadan da veya “Türküm” demeden de mutlu olamaz mıyım? (Türk olmadığı halde) “Türküm” diyeni tebrik eden zihniyet acaba neden (Türk olmadığı için) “ben Türk değilim” diyecek cesareti gösteren insanları düşman ilan edebiliyor. Bu taassup, bu dar kafalılık ve tahammülsüzlük nereden kaynaklanıyor? Eğer ben Türk değil, Arap olduğumu söyler Arap Kültürü’nü benimsersem sizin bir Türk ve Özdemir İnce olarak neyiniz eksilir, size ait olan hangi değeri gasp etmiş olurum?

Tabii son 80 yılda uygulanan faşizan siyaset semerelerini verdi maalesef ve bölgemizde “ben Arab’ım” diyebilecek babayiğitlerin sayısı sıfıra yakın. En cesurlarımız, o da benim gibi ukalaların soruları karşısında biraz utandıkları zaman “Arap kökenli” olduklarını söyleyebiliyorlar. Bu son sözlerimle sizi belki (istemeden) sevindirdim, ama acı gerçek bu.”]

Mesajın son cümlesi gönderenin zihinsel sağlığını ayna gibi yansıtıyor. Müthiş bir ırkçı öfke içinde. Mesajını da bu nedenle yayınladım. Irkçılığın yarattığı intikamcı eziklik duygusu insanın zihin ve ruh sağlığını alt-üst ediyor.

Mesajı bir gazete yazarı kendi köşesinde her cümlemi, her görüşümü saptırarak yazsa, bunu anlarım. Ama mesaj sahibi kendi uydurmalarını okumam için bana gönderiyor.

20 Mayıs 2009 tarihli yazımda, Mersin’in kuruluşuyla ilgili belgelerin Türkmen köylülerde olamayacağını yazdıktan sonra “Lazkiye’den gelen Nusayri Fellahların Türkmen köylüden farkı yoktur” diye yazmışım. Yani onlarda da belge yoktur, diyorum.

Bizim Arap-Nusayri Mersinli kazı koz anladığı için, Nusayri Arapların  (etnik bakımdan) “Türk” olduğunu ileri sürdüğümü sanıyor. Liseyi Mersin’de bitirmiş ama hala Türkçe öğrenmemiş.

Mersin’de yaşayan  Laskiyeli Nusayriler, Türkmenler ve Hıristiyan Araplarla birlikte  Mersin kentini kuran ve halkını oluşturan üç unsurdan biridir. Geldikleri Laskiye de, yerleştikleri Mersin de Osmanlı toprağı idi.  Nusayrilik de Alevi içinde yer alır ama Anadolu Aleviliğine benzemez. Mersin, Tarsus, Adana ve Hatay’da yaşayan Arap kökenli vatandaşlarımızın çoğu Nusayridir. Bunu da kaç kez ben yazdım.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yeni rejim ve topluma entegre olmak zekasına sahiptiler. Mersin’in siyasal hayatına her zaman katılma iradesine ve olanağına sahip olmuşlardır. Ünlü Nusayri Araplardan Zeki Budur (Beddur) 14 Mayıs 1950’den bir iki gün önce CHP’den istifa edip DP’ye geçtiğine göre tek parti CHP’sinin içinde de yer alıyordu. İstifasını açıkladığı DP mitingine katılan  13 yaşında bir DP sempatizanı olarak bu duruma çok şaşırmıştım. “Ben CHP’deydim ama gönlüm sizinleydi” diyordu.

Nusayri Araplar şu anda bütün siyasal partiler içinde yer alırlar ama çoğunluğu CHP sempatizanıdır. Üçüncü kez Büyükşehir Belediye Başkanı olan Macit Özcan Arap kökenli bir Nusayri’dir. Başarılı olduğu için üçüncü kez seçim kazandı. Belediye başkanları arasında birçok Arap kökenli Nusayri bulunmaktadır. Sayıları nüfus oranlarının çok üzerindedir. Hepsinin yurttaşlık bilinçleri çok yüksektir. Ve bildiğim kadarıyla önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sonra da Nusayri inançlı Arap kökenli olduklarına inanırlar.

Verimli bir tarlaya girdik. Hesaplaşmayı sürdüreceğim.

(Hürriyet, 10 Haziran 2009)

***

ZIRVALAMAK ŞART DEĞİL Kİ…

Özgürlüğü herkes zırvalamak için kullanmıyor. Özgürlük, eşitsizlik için değil eşitlik için gereklidir. Özgürlük ve eşitliğin yanında bir de kardeşlik olur ise, gel keyfim gel!

Daha önce (31.05.09) azınlıklar konusunda ABD’den bir e-posta almıştım. “Zırvalama Özgürlüğü” başlıklı iki yazıya bir tür cevap niteliğinde gördüğüm bu mesajı da sizlerle paylaştıktan sonra yarından itibaren kendi görüşlerimi açıklayacağım.

[“Uzun yıllardan beri bir göçmen ülkesi olan Amerika’da, New York’ta yaşıyorum. Bu ülkede yaşayan azınlıkların içinde hiçbir grubun Amerika hükümetinden kendilerine daha fazla haklar verilmesini talep ettiklerine  tanık olmadım. Tam tersine, başta İspanyol kökenli azınlıklar olmak üzere, bütün azınlık gruplarının başkanları, vatandaşlarına İngilizce öğrenmelerini tavsiye eder, bu ülke kanunlarını bir an önce öğrenmelerini isterler, Bu çalışmayı, vatandaşlarının ABD’de rahat etmeleri için yaparlar, Yaşadığım Long Island bölgesinde de yerel yönetimin açtığı ücretsiz İngilizce kurslarına Türk azınlıklar da dahil, pek çok göçmen halen istekle devam etmektedir.

New York’ta ‘Little Italy’ ve ‘China Town’ gibi belirli azınlıkların yoğunlukla yaşadığı yerler artık tamamıyla turistik semtler haline gelmiştir ve bu gibi yerler Amerika ile özdeşleşmiştir. Üstelik ABD bu göçmenler topluluğunda ULUS kavramını geliştirmek için yıllar içinde iki slogan geliştirmiştir.

1.One nation – one Standard (Tek millet, tek bayrak):

2.I am proud to be an American. Türkçesi ile ‘Amerikan olmakla gurur duyuyorum.’

Ulusal televizyonlar dahil pek çok kanalda değişik ülkelerden gelen Afrikalı, Çinli, Hintli, Japon, Avrupa kökenli, Pakistanlı, Latin Amerikalı, Arap, pek çok ülkenin göçmeni çıkıp ‘I am proud to be an American!’ derler.

Toplumda çok benimsenmiş olan bu sloganları günlük yaşamın hemen her yönünde görmek mümkün. Özellikle Temmuz ayında her Amerikalı bu sloganlarla yatıp kalkar. Amaç, toplumda zaten benimsenmiş olan bu sloganları, ülkeye yeni gelenlere de aşılamak ve ulus kavramından duydukları tatmini tekrar içlerinde yaşamaktır.

Göçmenler ülkesi Amerika’da bunlar olurken, Türkiye’de, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ yazılarının silinmek istendiğini üzülerek okudum.”]

Okurumuz yorumlu mesajını sürdürüyor ama bu kadarı bile düşüncelerini aktarmaya yeter. ABD kendi ülkesinde “Tek millet, tek bayrak”, “Amerikan olmakla gurur duyuyorum” gibi birleştirici deyişleri öne çıkartır. Ki aklı başında her devlet böyle yapar.

Ama ABD dışında, ABD’de yaptığının tam tersini yapıp, mikro milliyetleri, alt kimlikleri, alt kültürleri, çok kültürcülüğü destekler.

ABD’nin kendi ülkesinde ulusal bütünleştirici politikaları kuşkusuz doğrudur. ABD dışında uyguladığı ayrıştırıcı, dağıtıcı politikalar kuşkusuz yanlış. Bir yöneticiye bu durumu sorsak, bu politikanın ABD’nin çıkarlarının gereği olduğunu söyler.

ABD’li bütün entelektüellerin Noam Chomsky’ye benzediğini sanmayalım. Çoğu Beyaz Saray ve Pentagon aydınıdır.

Bu konuda ilk gözlemimi yazacağım : Çok kültürcülük ile dinsel ve etnik alt kimlikçiliğin oluşturucu ögeleri birleştirip bir bütün (ulus) yarattığı hiç görülmedi. Tam tersine ayrıştırıcıdır bunlar. Bütün ögeleri birleştiren (başlangıçta soyut olan) ulus düşüncesidir.

(Hürriyet, 12 Haziran 2009)

***

KİMLİK : BİZE BİZDE BİZ DERLER…

Edebiyatçılar, gazete yazıcıları, televizyonlarda cerre çıkan tele-âlimler ve raşitik akademisyenler arasında tuhaf bir yığışım vardır : Gördüklerinden göz kirası, duyduklarından da kulak kirası isterler. Yenilik (!) olsun da nasıl olursa olsun.

Şimdi rahmetli olan ünlü bir şairimiz 80’li yıllarda yapısalcılık (strüktüralizm) moda olduğu zaman kendisini “yapısalcı şair” ilan etmişti. Ben de yapısalcılığın bir yazınsal yaratı yöntemi olmadığını, bir eleştiri ve metin çözümlemesi yöntemi olduğunu yazdığım zaman şaşırıp kalmıştı.

Bu türden hamlıklar sosyal bilimlerde ve siyaset bilimde de görülür. Ulus-devletlerin (ulusal devletlerin) artık sona erdiğini duydukları zaman nasıl da sevinmişlerdi. Ulus-devleti, alkol ve kumar gibi her türlü kötülüğün anası sanıyorlardı. İyi de ulus-devletin artık ıskartaya çıktığını ileri sürenlerin kendi memleketlerindeki ulus-devlet de sona ermiş miydi ? Buna hiç kafa yormuyorlardı.

Ama ulus-devlet sona erince (!) hedef tahtasındaki dünyaya çok kültürlülük ve alt kimlikler curcunası egemen olacak ve dünyaya nur topu (!) gibi bir demokrasi gelecekti. Ama gelebilir miydi ? Bunu hiç düşünmüyorlardı. Ulus-devletin sona ermediğini, kolay kolay sona ermeyeceğini söyleyenleri milliyetçilikle, faşistlikle suçluyorlardı. Böylece sosyal bilim yapmış (!) oluyorlardı. Ne gam !

Oysa  kültürcülüğün bir tür gericilik ve anti-enternasyonalizm olduğunu yazan  Samir Amin gibi  bilim adamları da vardı. Çok kültürlü, çok alt kimlikli toplumlar tarihsel bir olgu. Ama Nilüfer Göle ve Ayşe Kadıoğlu gibi “bizimkiler” cemaatçi çok kültürcülüğü ve alt kimlikçiliği (ya da çok kültürcü ve alt kimlikçi cemaatleri) savunmayı çağdaşlık sanıyorlar.

“Bugün artık moda ‘kültürcülük’tür. Yani bir takım farazi sabitlere (bilhassa dini ve etnik) dayanan insani çoğulculuk görüşü. ‘Cemaatçilik’in gelişmesi  ve ‘çok kültürlülüğü’ tanıma daveti, hep bu tarih görüşünün ürünüdür. Böylesi bir bakış açısı, modern zamanların sınıf mücadelesini globalleşmiş kapitalist sistemin etkilediği halkların katılım biçim ve koşullarını eklemlemeye çalışan tarihsel materyalist geleneğinki değildir şüphesiz.” (Samir Amin, “Modernite, Demokrasi ve Din”, Özgür Üniversite, S.156)

Dünkü yazımda da açıklamaya çalıştım : Neoliberal yeni emperyalizm global ideolojisi doğrultusunda kendi bölünmez bütünlüğünü ve bayrağını (yani ulusal devletini) korurken hedef aldığı toplumlarda  ulusal devletleri atomlarına ayırmayı  tezgahlıyor.

Eski Yugoslavya’da olanları hatırlayalım. Eski Yugoslavya çok uluslu, çok kültürlü ve çok dinli bir “Yugoslav ulusu” devleti değil miydi ?

Bu anlayışa göre “Amerikalı olmaktan gurur duyuyorum” sloganı modern devlet anlayışına uygun, fakat “Ne mutlu Türk’üm diyene!”  şiarı şoven milliyetçiliğin simgesi oluyor.

Demokratik ulus devleti sabote eden dinsel ve etnik cemaatçilik sonuçta bağımsızlaşmayı ve kendi cemaat devletini, kendi aşiret devletini kurmayı amaçlar. Bir anlamda, ultra gerici, aşırı milliyetçi bir devlet anlayışına varır.

Küreselci politikanın  amacı budur : Kendi bütünselliğini korumak, hedefteki avın bütünlüğünü ve kimliğini parçalamak. Bu konuya devam edeceğim.

(Hürriyet, 13 Haziran 2009)