ZAVALLI TÜRK ŞAİR (2)

9 Kasım 2015 günü sitede yayınlanan “MODERN TÜRKÇE  ŞİİR ANTOLOJİSİ” ADI NE ANLAMA GELİYOR?” başlıklı yazımı hatırlıyor musunuz? T24 adlı internet  sitenin mensubu Mesut  Varlık ve Yalçın Armağan antolojinin hazırlayıcı ve yapımcısı Orhan Kahyaoğlu ile çalışması hakkında bir söyleşi (03 Aralık 2015) yapmışlar.  Bir dostum da Oda TV’de yayınlanan metni lütfedip bana göndermiş.

Elime geçen metinden bizi ilgilendiren bölümü ilgi ve bilginize sunuyorum:

[Bu yılın en önemli çalışmalarından biri şüphesiz Orhan Kahyaoğlu’nun hazırladığı iki ciltlik Modern Türkçe Şiir Antolojisi’ydi. Kahyaoğlu, Mesut Varlık ve Yalçın Armağan’ın sorularını yanıtladı… Orhan Kahyaoğlu’nun emeğinin ürünü, Modern Türkçe Şiir Antolojisi yakın bir zaman önce –nihayet– yayımlandı. Uzun zamandır bu kapsamda ve bu iddialılıkta bir şiir antolojisi çıkmamıştı. Bizler de bunu bahane bilerek, Kahyaoğlu’yla sohbete oturduk.  Modern Türkçe Şiir Antolojisi odağında sohbet ederken, vaktiyle Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi yayımlandığında, “Sizden nefret ediyorum…” diye başlayan bir mektup gönderen şairi unutmayarak, antolojilerin bir masum, bir de tartışmalı yanı olduğunu aklımızın bir kenarında tutmaya özen gösterdik. O nedenle de konuya şu soruyla doğrudan dalıverdik…

Mesut Varlık: Peki, neden “Türk” değil de “Türkçe”?

Orhan Kahyaoğlu: Türkçe meselesi de, çoğu kişi gibi benim için de politik bir duyarlılıktan kaynaklanıyor. Bu toplumda, Anadolu’da birçok grubun, toplumun, topluluğun, farklı kesimlerin, kültürlerin, kimliklerin var olduğu, 20-30 yıldır gündemimizde. Ulus devlet denilen imgenin artık yıkılmaya doğru gitmesi sürecinde, biz de Türkiye’de bunu farklı bağlamlarda yer yer çok daha acı olarak yaşadığımız bir süreçte, bu kültürleri, kimlikleri hatta ulusları yok sayarak, o kimlikten gelmiş insanları yok sayarak, bir tavır takınmak, örneğin Roni Margulies’i Türk şiiri yazıyor gibi düşünmek bana hiç ahlaki gelmiyor. Gerçi, bunlar belki çok fazla değil. Ama bu bir kişi bile olsa, benim açımdan önemli. Artık bir tartışma zemini de var Türkiye’de. Doğru ve haklı bir zeminde bir mücadeledir ve bu da bütün sıcaklığıyla bu ülkede yaşanıyor. Bu sürecin duyarlılığı çok önemli. Ancak, Türk şiiri diyen, on yıllardır yerleşmiş bir edebiyat tavrını yok saydığım da düşünülmesin. Çünkü hâlâ önemsediğim birçok yazar Türk Şiiri terimini kullanıyor. Bunda da ciddi bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Ancak ben antolojinin adını düşünürken özel duyarlılığımdan dolayı Türkçe Şiir Antolojisi demeyi daha uygun gördüm. Sonuçta, Kürt şairler var, bu insanların apayrı, özgün bir kültürleri, kimlikleri var. Modern Türk şiiri veya çağdaş Türk şiiri deyince Türk şairini imliyor. Herkesin bildiği, uzun zamandır da bilinen, konuşulan bir şey bu.  (Orhan Kahyaoğlu ile yapılan söyleşinin linki: http://t24.com.tr/k24/yazi/orhankahyaoglu,471)]

***

Şiirlerimin söz konusu antolojinin yeni baskılarında yer almamasıyla ilgili olarak Ayrıntı Yayınevi’ne gönderdiğim ihbarname 10 Kasım 2015 günü Uğur Mut adlı kişiye tebliğ edilmiş. Böylece hukuki süreç tamamlanmış oluyor. Şiirlerime artık antolojide yer verilemez.

Alıntısını yaptığım söyleşi bölümü 3 Aralık 2015 tarihinde yayınlandığına göre antoloji yapımcısı Orhan Kahyaoğlu’nun ihtarnamemden habersiz olduğunu düşünmek saflık olur.

Orhan Kahyaoğlu’nun “Türkçe şiir” konusundaki düşüncesine katılmadığım gibi saygı da duymuyorum ancak böyle bir düşünce sahibi olmaya hakkı var.

Bir yazınsal eylem olan antolojiye siyasal bir ad vermesinin saçmalığını bir yana bırakalım ancak söyleşide dile getirdiği isim tercihiyle ilgili düşüncelerini, antolojide ver verdiği yaşayan şairlere ve ölmüş şairlerin mirasçılarına önceden bildirmesi ahlaki açıdan bir zorunluluk olması gerekir(di). Antoloji yapımcısı Orhan Kahyaoğlu ve  yayıncı Ayrıntı Yayınları böyle bir etik doğruluk ve etik zorunluluğu yerine getirmeyerek şairlere kötü bir oyun oynamışlardır.

Orhan Kahyaoğlu’ndan alıntıladığım metni yaşayan şairler ve ölmüş şairlerin mirasçıları bilmiş olsalardı, antolojide yer almayı kaçı kabul ederdi? Bunu bilemeeyiz ama ben gerekli izni kesinlikle vermezdim.

Benim  ihbarnamemden sonra antolojide kalmayı sürdürecek olan şairlerin ve ölü şairlerin varislerininin haklarını kabul etmemiz davranışlarını eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmez. “Zavallı Şair” tanımlamasını bunlar için kullanmıyorum. Sıfatlandırma ve tanımlama  Orhan Kahyaoğlu’nun düşüncesini paylaşmamakla birlikte antolojide kalmayı sürdürecek olan bilinçsiz ve oportünist şairlerle ilgilidir.

Orhan Kahyaoğlu’nun Ulus (Ulusal) Devlet konusundaki düşünceleri, siyasal ve sosyolojik bakımdan bir zamanlar hastalıklı bir moda idi ama artık demode oldu. Kahyaoğlu’nun alıntıladığım düşünceleri ne yazık ki ırkçılık, ayrımcılık, ayrılıkçılık ve bölücülük kokuları yayıyor. Buna da müdahale etmek zorundayım.

Konunun siyasal yanıyla ilgili olarak seçtiğim on kadar  yazının bir bölümü daha önce yayınlanmıştı. İkinci bölümünü şimdi yayınlıyorum. Okuduğunuz gerekçeli giriş birinci  bölümün de başında yer almıştı.

Özdemir İnce

13 Aralık 2015

***

KİMLİK = BİZDEN BÜYÜĞÜNE ÇUVALDIZ DERLER

Birkaç gün önce, kitaplığıma 2007 yılında girmiş bir kitap buldum. Prof.Dr.Nuri Bilgin’in “Kimlik İnşası” (Aşina Kitaplar) adlı kitabı. Okurken, konunun bir otodidaktı olarak bir süredir yayınladığım yazıları da kontrol etmek olanağı buldum.

Yazarın bir bilim adamı olarak kaleme aldığı ayrıntılar, siyasal bir önyargıdan uzak, betimleyici ve yorumlayıcı niteliği ağır bastığı için son derece yararlı. Kitabı bu konuya bulaşmış olan herkes okumalı, özellikle de ulus-devlet karşıtı önyargılı meslektaşları ve siyaset bilimciler okumalı. Kitabın arka kapağından son satırları aktarıyorum:

“Bilgin, kitabından Aydınlanmanın şeklî ve kuru cumhuriyet yorumunu, töresiz, antropolojisiz bir cumhuriyet fikrini aşmanın; cumhuriyet fikrini, topluluk ve duygularla (aidiyet duygusu, teritoryal eğilim) birleştirmenin; ulusal kontrat fikriyle etnoloji ve psikolojiyi bağdaştırmanın; cumhuriyetin cemaatçiliğe düşmeden cemaatlerle birlikte var oluşunun ve bir bakıma olgularla söylemleri bağdaştırarak siyasal şizofreniden çıkmanın yollarını arıyor. / ‘Kimlik İnşası’ sizleri tüm bu sorular etrafında örülen bir yolculuğa davet ediyor ve bu yolculukta günümüz Türk toplumunu derinden saran bazı can alıcı sorunların cevabını arıyor.”

 Bugünkü yazımın adının önüne 13 haziranda yayınlanan yazımın adını koyalım : “Kimlik : Bize bizde biz derler, bizden büyüğüne çuvaldız derler!” Tekerlemenin ikinci bölümünü bir başka yazı için saklamıştım. Bu yazıya uygun düştü. Kitaptan şimdiye kadar yazdıklarımı özetleyecek bir alıntı yapacağım:

“Kimlik literatürü gözden geçirildiğinde, iki ana damar gözleniyor:

1.Bireyleşme, modernlik, modern insanın sıkıntıları, birey-toplum ilişkileri, benlik imajı ve sunumu, homoseksüeller, AIDS’liler, özürlüler, aile içi şiddet ve taciz kurbanları, yabancı ve göçmenlerin uyumu, işsizler, evsizler ve çeşitli marjinal grupların kimlik sorunları, vb.

2.İkinci damar azınlık çoğunluk ilişkileri, etnisite, etnik kimlik, azınlık hakları, cemaat hakları, kültürel çoğulculuk, vb.

İlginç olan o ki, kimlik literatürü hemen hemen tümüyle, Batı ülkeleri tarafından üretilmekle birlikte, iki ana yayın grubundan birinciler, Batı toplumlarına, ikincisi Batı-dışı dünyanın toplumlarına  odaklaşıyor. Birinci grup yayınlar, sorunlu kişi veya grupların topluma uyumu ve entegrasyonu (hatta asimilasyonu) yönünde işlerken, ikinciler aksi yönde etkide bulunuyor. Başka deyişle, içerisi için bütünleşme, dışarısı için farklılaşma telkini yapılıyor. Batıda bütünleşme, Batı-dışında ayrışma. Batı-dışına yönelik öneriler, önlemler, reçeteler, formüller, siyasal politikalar, farkçılık siyasetinin öğeleri olarak beliriyor.” (S.300-301)

Nuri Bilgin’in “Kimlik İnşası” kitabında yukarıdaki satırları bulmak içimi ferahlattı. Demek ki biraz kendini sıkınca bir otodidakt bile gerçek ve doğruyu bulabilirmiş. Ben ne diyordum şimdiye kadar ? Neo-liberal yeni emperyalizmin postmodern kimlik yorumuna dikkat edilmelidir. Çünkü kendileri (ABD ve AB ülkeleri) için ürettikleri politika birleştirici,  hedef tahtası ülkeler için bölücü ve ayrıştırıcıdır. Bizim âlimlerin de bu gerçeği görmeleri gerekiyor.

“Kimlik” yazılarıma bir süre ara verip başka sorunlara yönelirken konuyu biraz  soğumaya bırakacağım.

(HÜRRİYET, 23 HAZİRAN 2009)

***

ÇOK KÜLTÜRCÜLÜK GERİCİLİKTİR

Daha önce de yazdım : Postmodernizm ile küreselleşmenin  göklere çıkardığı dinsel  ve etnik cemaatçilikler gericilikten başka bir şey  değildir. Bu saptamayı Türkiye’ye uygulayacak olursak, başta Fethullah cemaatçiliği ve öteki tarikat toplaşımları ile PKK etnik milliyetçiliği gerici hareketlerdir.

Bir zamanlar Marksist-Leninist pozları atan PKK’nın sivil toplum örgütü olmak gibi saçma bir iddiası yok. Ama, kimi toplum ve siyaset bilimcilerin sandığı ve iddia ettiği gibi dinsel cemaatler bir şeyh tarafından yönetildikleri için sivil toplum örgütleri olamazlar. Birer dernek statüsünde olan sivil toplum örgütleri yöneticileri demokratik seçimlerle yönetime gelirler ve ayrılırlar. Fehtullah Gülen’i demokratik seçimlerle cemaatinin başından uzaklaştırabilir misiniz ?

1970’lerden söz edeceğim. Benden yaşlı bir arkadaşım “Fransız” bir Fransız kadınla evliydi.Tırnak içindeki Fransız eli maşalı anlamına gelmektedir. Çiftin bir erkek çocukları vardı 5-6 yaşlarında. Çocuk da süzme Fransızdı. Fransızcayı Türkçeden çok daha iyi konuşuyordu. Belki de Katolikleşmişti çocuk.Yakın çevre bu yüzden de kızıyordu kadına. Fransa’da otursalar neyse ne, ama Ankara’da nasıl olurdu bu? Derken, bir gün hiç ummadığım bir şey öğrendim. Çocuk çiftin öz çocukları değildi, birkaç aylıkken bir yurttan alınmıştı.

Bu örneği dilin ve anadilin önemini göstermek için verdim. Dil, insan ağızı tarafından salgılanmaz. Öğretilen, öğrenilen, öykünmeye dayanan bir şey. O çocuğu gerçek ailesi büyütseydi bir başka dil konuşacak, bambaşka jest ve mimikleri  olacaktı.

Bu nedenle ve bu bakımdan  anadil hem önemli, hem de önemsiz bir gerçekliktir.

Ancak, nedeni ne olursa olsun ortamın dili ile anadil denen dil asla çelişmemeli, asla çatışmamalı.  18-19 yüzyıllarda Şemdinlili bir Kürt kadının Osmanlıca konuşamaması doğaldır. Bu, 1923-1950 arasında doğaldır, ama kabul edilmez olmuştur. 1950’den sonra artık ne doğaldır ne de kabul edilir bir durumdur. Nedeni ne olursa olsun, ister devletin ilgisiz güçsüzlüğü, ister bireyin doğal direnci olsun, çağdaş devlet ve vatandaşlık bağlarına aykırı bir durumdur bu. Kimi Kürt siyasetçiler, kimi aydınlar Türkçeyi okulda öğrendiklerini övünerek söylerler ki hiç de böbürlenecek bir durum değildir.

Bir devletin, resmi dilini vatandaşına öğretmek istemesi kınanacak, eleştirilecek, lanetlenecek bir girişim midir ? Tam tersine resmi dili iyi öğretememesi kınanacak, eleştirilecek, lanetlenecek bir durumdur.

Yüzyıllardır ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine tanınan bu hak, yetki ve sorumluluk, Türkiye söz konusu olunca nedense tersine dönmektedir. Özellikle de 1923-1950 yılları arasında, ulusal devletin kendi ideolojisi doğrultusunda yaptıkları yerin dibine batırılmaktadır. Daha önce de yazmıştım : Frenkler, Haçlı Seferlerinden itibaren Anadolu’ya neden Kürdiye adını vermediler de Türkiye dediler ? 1923 yılında Anadolu’da kurulan Cumhuriyetin adı Kürdiye Cumhuriyeti olmuş olsaydı, ulusal devlet o zaman Kürtçeyi resmi dil haline getirip, öğrenim dili olarak uygulamayacak mıydı ?

Her ulusal devletin belli bir kültürel çevresi de vardır. Bu kültürel ortamın içinde ikincil, üçüncül kültürel katmanlar ve adacıklar da vardır. Bunlar ulusal kültürel ortamla uyuşum içinde yaşarlar. Yazımın başında sözünü ettiğim gericilik, bu katman ve adacıkları ulusal kültürün karşısına bir mayın tarlası olarak çıkartır. Öyle bir konu ki 1001 gün sürebilir !

(HÜRRİYET, 16 HAZİRAN 2009)

***

KİMLİK DAYATILMAZ !

Doğrudur, 10 Aralık Hareketi’nin dediği gibi “Kimlik dayatılamaz !”

10 Aralık Hareketi Yürütme Kurulu, Burhan Şenatalar imzasıyla yayınlanan bildirisinde, Kürt sorunu bağlamında şu görüşleri ileri sürüyor:

“10 Aralık Hareketi açısından çözüm doğrultusunda atılacak adımların temelini 21.yüzyıl başında egemen olan insan hakları anlayışı oluşturmaktadır. Böyle bir anlayış çerçevesinde herkes kimliğini yaşamak ve yaşatmak, dilini, kültürünü öğrenmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahiptir. Tektipleştirici anlayışlarla kimseye kimlik dayatılamaz. Dolayısıyla Türkiye’de on yıllardır uygulanmış olan politikaların aşılması gereği açıktır.” (Milliyet, 06.06.09)

Baştan bozgunculuk yapmamak için bildirinin ana fikrine katıldığımı, ancak eksik ve yanlış bulduğumu da söylemeliyim.  10 Aralık Hareketi, “Devlet bireye hazır bir kimlik giydiremez”, diyor. Ki, haklıdır, diyelim. Peki bir birey ya da bir topluluk kendi varsayımsal kimliğini devlete dayatabilir mi ?

Bu nedenle “Tektipleştirici anlayışlarla kimseye kimlik dayatılamaz” görüşünü ileri süren 10 Aralık Hareketi, benim sorumu da yanıtlamak zorundadır : Birey ya da bir topluluk kendi varsayımsal kimliğini devlete dayatabilir mi ?

İşin kolayına kaçmadan sorulması gereken ilk ya da ikinci soru budur !

21.yüzyıl başlarında egemen olan insan haklarının arkasındaki felsefe eğer postmodern anlayış olmasa, hemen teslim bayrağını çekeceğim. Doğal olarak postmodernizmin ulusal devlet karşıtı bir kaprise sahip olduğunu da bilmesem…

10 Aralık Hareketi’nin ileri sürdüğü türden bir kimlik vurgusu sömürgecilik sonrasının (post-kolonyalizm) sorgulamalarıyla birlikte ortaya çıktı. Hindistan’a, Pakistan’a ve Afrika’ya uygulanabilir ama Türkiye’ye uygulanamaz. Çünkü Türkiye ne sömürge ne de sömürgecidir !

Post-kolonyalist düşünce haklı olarak İngiliz kimliğinin İngiliz sömürgelerine giydirilemeyeceğini söylüyordu. Böyle bir formülasyon Türkiye Cumhuriyeti ile Büyük Britanya İmparatorluğu’nu karıştırmak anlamına gelir ki tamamen saçmalıktır.

“Tek tipleştirici anlayışa” örnek olarak, “Ne mutlu Türküm diyene !” sloganı ile ilkokullarda söylenen “Türküm doğruyum, çalışkanım !” andı örnek gösteriliyor, gösterilebilir.

Bu açıdan bakılınca “Tek tipleştirici anlayış” olarak asıl karşı çıkılması gereken metin Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Yasası) aralarında olmak üzere bütün devrim yasaları olmak gerekir.  Öyle değil mi ?

Öğrenimin birleştirilmesi ile 19.yüzyılın sonralarından itibaren öğrenimde görülen medrese ve okul ikiliğine son verilmiş ve böylelikle ulusal kültür birliğine yönelmek istenmiştir. Öğrenim Birliği Yasası Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletinin temel yasası olmuştur.  Tek tipleştirici bir yasa değil mi ? Şimdi ne olacak, 10 Aralık Hareketi, tıpkı İslamcılar gibi Öğrenim Birliği Yasası’na karşı mı tavır alacak ?

10 Aralık Hareketi içinde yer alan siyasetçiler ile akademisyenlerin postmodernist metinlere bu kadar bel bağlamamaları gerekiyor. İnsan Hakları’na kuşkusuz “evet”, ama mikro milliyetçi ve cemaatçi postmodernist sos ile marine edilmişine da elbette “hayır!

(HÜRRİYET,19 HAZİRAN 2009)

***

NE MUTLU TÜRKÜM DEMEYENE !

Ben “Ne Mutlu Türküm diyene!” şiarının şoven milliyetçiliği değil bir ulusal devletin ulusal birliğini simgelediğini söylüyorum. Bu şiarı şoven milliyetçilikle, ırkçılıkla suçlamanın bizzat kendisinin ırkçılık ve şoven milliyetçilik olduğunu da yazıyorum. Cumhuriyet’i savunuyorum. Savunmayacak mıyım ?

Bana “O halde sen ırkçısın !  Solcu olamazsın !” diyorlar.

Solculuğun ölçütü ne zamandır Cumhuriyet ve  devlet düşmanlığı oldu ?

Son çeyrek yüzyıldır, Cumhuriyeti şamar oğlanına, boks torbasına çevirmek demokratlığın bir numaralı göstergesi oldu. Buna karşılık mikro milliyetçilikler, dinsel ve etnik milliyetçilikler modern devletin oluşturucuları (composant) haline getirildi. Gerici liberalizmin son oyunu bu. Çünkü cemaatçilik, emeğin enternasyonalizmine karşı kullanılıyor. Böylece emeğin yeniden bilinçlenmesi engelleniyor.

Emekçi kimliğini unutup ilkel dinci ve etnik kimliğin efsununa kapılan kimse artık liberal virüsün kurbanı durumuna gelmiştir. Ona dilediğinizi yapabilir, dilediğinizi yaptırabilirsiniz.

Bu cümle şu anlama geliyor : Kürtçülük sorunu da aralarında olmak üzere Türkiye’nin hiçbir sorunu gerici cemaatçi (dinci ve etnikçi) anlayışların kılavuzluğunda çözülemez. Dolayısıyla bu sorunları dinci ve etnikçi partiler çözemez.

Sadece sol çözebilir ?

Çok bilmişler hemen “Nerede o sol ?” diye soracaklar. Bu soruya benim cevabım bir kısa soru ile  şu olur : “Ne yaptıysanız sol orada ?!”

Yitirdiğiniz solu bulun, inşa edin ve sorunlarınızı çözün !

Sadece halkın değil şairlerin de beyni yıkanıyor. Başkaları yıkamasa bile bazen kendi beyinlerini kendileri yıkıyorlar. Bundan on yıl kadar önce Kürt kökenli olup, kendini Kürt sayıp Türkçe yazan şairler arasında marazlı bir tedirginlik başlamış ve dışa vurmuştu. Aralarında sömürgecinin (kolonizatörün) dilinde yazmak bedbahtlığına uğradığını yazıp ağlayanlar bile vardı. Bu mutsuz şairleri mutlu etmek için bir çare bulundu ve Türk şiiri yerine Türkçe şiir deyişi icat edildi.

Bunun üzerine bir kez daha tamir çantamı açıp yanlışları düzelttim: Etnik kökeni ne olursa olsun TC kimliği ve pasaportu taşıyan ve Türkçe yazan her şair, her romancı “Türk Şairi” ve “Türk Romancısı”dır. Efendim, etnisite görmemişi olanlar için “Kürt asıllı Türk şairi” de denilebilir. Ama asla “Türkçe şiir” zıpırlığı yapılamaz.

Fransa’da yaşayan ve Fransızca yazan bol ödüllü bir Fransız şairi var. Adı Seyhmus Dagtekin. Kürt olduğunu vurgulamak için özgeçmişinde “Türkiye’nin güney-doğusunda Harun adlı bir Kürt köyünde doğdu” yazıyorDemek ki Şeyhmus Dagtekin için Kürtlük önemli.

Azadée  Nichapour da onun durumunda. Ama özgeçmişinde “Fars asıllı Fransız şairi” olduğu yazıyor. Uluslar arası yazım adabına bu yazılış daha uygun.

Kimse Türk olmak, “Ne mutlu Türküm diyene!” demek zorunda değil. İş bu noktaya geldiği zaman işler çatallaşır: Etnisite futbolcu formasından başka bir şey değildir. Gerçek köken ancak DNA ile saptanabilir. Bu  işlemi kimseye tavsiye etmem. Kavimler kapısı Anadolu tekin bir yer değildir. Bir tek garantili hukuki belge var : Kafa kağıdı ile pasaport !

(HÜRRİYET, 21 HAZİRAN 2009)

 

***

PARANOYA  GEÇİDİ

Birkaç yıl öncesine kadar, herhangi bir ulusal kaygıdan söz ettiğiniz zaman, paranoyak olduğunuzu, hâlâ ulusalçı otlaklarda otladığınızı öne sürüp sizinle dalga geçerlerdi. Yüzünüze ukalaca bıkıp “Ulus devletlerin tarihe karıştığı küreselleşen dünyamızda” diye konuşmayı sürdürürlerdi. Nefret ettiğim “hem kel hem fodul”  insan tipleriydi bunlar. Kendilerine ait bir beyinleri ve ağızları olmadığı için başkalarının  sözlerini tekrarlarlardı. Üstelik gazeteciydiler, üniversite hocası idiler (nasıl gazeteci ve nasıl hoca iseler artık)…

 Paranoyalardan üç tanesi aklımda kalmış:

-Bölünme Paranoyası,

-İrtica Paranoyası,

-Sevr (Sèvres) Paranoyası.

Güya statükocu Kemalistler, ulusalcılar, ulus-devletçiler, ayrı bir tür olarak bizzat statükocular, AKP’nin askeri vesayeti yıkmak, demokratikleşmek çabalarını engellemek için bu üç paranoyayı kullanıyorlardı.

İşi uzatmamak için, bölünmenin demokratikleşmeyle ilgili olmadığı, bölünmek isteyenlerin ülkenin demokratik olup-olmamasıyla ilgilenmediklerinin artık ortaya çıktığını söylemek istiyorum. Sanırım, “Anadilde eğitim-öğretim” istemenin, üstü kapalı olarak, en azından, özerklik istemek anlamına geldiği anlaşılmıştır. Anayasa’dan “Türk” sözcüğünü kaldırsanız da Türkiye bölünecekse bölünecektir.

AKP iktidarının, Türk toplumunu İslamcı cenderesine sokmak için sineğin yağından bile yararlandığını, biri Fethullahçı, öteki imam-hatipçi olmak üzere ülkeyi iki siyaset ve çıkar mafyasının yönettiğini hâlâ göremeyenler var. Bunlar ve ülke için kaygılanan herkesi paranoyak olmakla suçlayanlar aynı kişiler.

Gelelim Sevr (Sèvres) paranoyasına: Bu ülkede, artık, uygulanamadığı için Sèvres diye bir antlaşmadan söz edilemeyeceğini, Kurtuluş Savaşı’na kurtuluş savaşı denilemeyeceğini,. Lausanne Antlaşması’nın aslında Türkiye’ye ihanet belgesi olduğunu iddia eden sözde tarihçi “marihçiler” var. Derin Tarih adlı “mergi” bile çıkartıyorlar.

 Ne gazetenin, ne de yazıcısının adı gerekli! Yazar, son yıllarda ülkemizde örnekleri bol miktarda bulunan bir zat (aslında bir “zat” değil, bir “zart”), her çorbadan çıkan hamamböceklerinden biri… Bir “keramete kıç attıran!”

Bu zart yazısına şöyle başlıyor: “Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri ile Mondros Ateşkes’ini imzaladı. Bu gayet doğal, hatta sıradan bir gelişmeydi.”

Adam önce yazmayı bilmiyor, sonra tarihe ve ülke insanına saygısı yok. Sözde bile olsa koskoca bir imparatorluğun sonunun başlangıcı olan bir ateşkes anlaşması nasıl “doğal” ve hatta “sıradan” olabilir? Mondros Mütarekesi, Türkler için utanç verici trajik bir olaydır. Böyle bir olayı ancak uyduruk siyaset bilimciler “doğal” ve “sıradan” sözcükleriyle tanımlayabilir.

Biz paranoyaklar, böylesine sözcük falına bakmaya da meraklıyızdır. Bir tek sözcükten adamın niyet ve tıynetini anlarız. Bu zat,  mütakerenin imzalandığı günlerde yaşasa idi, kesinlikle işbirlikçi olurdu.

 Bu zat, resmi ideolojinin, Sèvres Antlaşması’nın amaçlarını gizleyip “Osmanlı Devleti’nin bölünmesini Anadolu’nun bölünmesine dönüştürdüğü, indirgediği” iddiasında.  Keramete kıç attıranlar tayfasından dedim ya: Yahu, 433 maddesi ile tarihin göbek taşına lök gibi yatmış olan  Sèvres Antlaşması’nı kim kimin gözünden saklayabilir? Antlaşmada (Kesim II)  mezarlar bile var.

Resmi söylem Sèvres’den  şikayet ederken, Ege Adalarını (Madde 84 ve 122), Hicazı (Madde 98), Mısır’ı (Madde 101), Sudan’ı (Madde 113), Kıbrıs’ı (Madde 116) ve Libya’yı (Madde 121)  ağzına bile almıyormuş. Resmi söylem, Mezarlar’dan (Kesim II), Sağlık İşleri’nden (Kesim II), Karma Hakem Mahkemesi’nden (Kesim V) de söz etmiyor.

Bizim yazmanın sözünü ettiği topraklar zaten çok uzun süredir ve fiilen Osmanlı Devleti’nin egemenliği dışında kalmış yerler. Resmi Söylem’i oluşturan, Erzurum ve Sivas kongrelerinde ortaya çıkan iradenin saptadığı Misak-ı Milli (Ulusal Ant, 28 Ocak 1920)  sınırları içinde yer almıyor. Misak-ı Milli, kendi ulusal devletini kuracağı Anadolu topraklarıyla kıskançca ilgileniyor. Zaten, Mısır, Sudan, Libya, Hicaz kendi kaderlerini bir ölçüde seçmiş. İngiltere, 4 Haziran 1878’de Osmanlı’dan 92 bin 799 sterline kiralayarak Kıbrıs’a el koymuş.  Resmi söylemin adını ağzına almadığı yerlerde, Kıbrıs dışında, bir Türk nüfusundan söz emek de mümkün değil. Ege adalarında bile.

Resmi söylemin adını anmadığı yerler, Osmanlı’nın bile vatan saymadığı, fethedilmiş topraklar. Başkalarının toprakları. Antiemperyalist ilkelerle ortaya çıkan “Milli Mücadele”  iradesi, sadece Anadolu’ya sahip çıkacak, ulusal devletini  bu topraklar üzerinde kuracak kadar akıllı idi.

Adı anılmaya değemez yazman, “[Başarının] İttihatçıların A  kadrosunun devleti maceraya sürükleyerek yok oluşa götürmesinin ardından, B kadrosunun birkaç önemli mevziyi geri kazanmasından ibaret olduğu görülebilir. Dahası, bu süreç ileri seviyede efsaneleştirilerek halka sunulmuş, otoriter bir rejimi gerçekleştirmekte kullanılmış ve bu durumu sürdürülebilir kılma adına bir halk nesiller boyunca temelsiz bir Sevr korkusuyla paranoyaklaştırılmıştır” diyor. Cumhuriyet, otoriter rejim kurmak için Sèvres’i kullanmış. Keramete işte böyle kıç attırılır. Meydan dayaklık bir durum!

Bir  adam, Irak’ta, Suriye’de olanları, Doğu ve Güney Doğu’da olacak olanları Sèvres’in uzantısı olarak  görmüyorsa, ona, sadece geçmişte değil günümüzde de “İşbirlikçi!” denir. Böyle bilgiçlik taslarken bir işbirlikçi oluverir insan!

(AYDINLIK, 8 AĞUSTOS 2012)

***

SONUÇ OLARAK:

“Türkçe Şiir” kavramı, yazınsal açıdan sadece bir zevzeklik ve densizlik değil, aynı zamanda siyasal, tarihsel ve toplumsal içeriği olan kışkırtıcı bir tavrın ifadesi. Bu nedenle, ortaya çıktığından bu yana itiraz ettim, eleştirdim ve suçladım. Bunun sonucu olarak on beşi bu dizi içinde yer alan birçok yazı kaleme aldım. Bu işin evrensel, kamusal ve nesnel yanı.

Bir de işin bireysel ve  öznel yanı var: Yukarda açıkladığım nedenlerden dolayı, fesatçı  adı “Modern Türkçe Şiir Antolojisi” olan bir derleme içinde yer almam beni tarih önünde suçlu ve iki yüzlü duruma düşürür. Bu tuzaktan kurtulmam gerekiyordu.

Antolojide yer alan şairler ve ölü şairlerin mirasçıları ne yapacaklar bakalım.

Bundan da önemlisi: Antolojinin yapımcısı ile yayıncısı şimdi ne yapacaklar?

 ÖZDEMİR İNCE

13 ARALIK 2015