ZOMBİ YALANLAR (ZOMBI LIES)

“O yalan bu yalan fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan?!”

Yalan’ın tanımlanması için internetteki wikipedi sitesinin tanımı yeter de artar bile. Fazla edebiyata, ince felsefeye gerek yok!

“Yalan, herhangi bir kişi, topluluk veya kuruma, yanıltmak amacı güdülerek yapılan rol veya doğru olmayan herhangi bir ifadedir. Daha yalın bir anlamda, yalan yanlış olduğu (doğru olmadığı) bilinmesine rağmen, üçüncü partinin (kişi, topluluk veya kurumun) doğru olarak algılamasını amaçlayan bir hareket veya ifadedir. Yalanın toplumda her zaman yakalanmamasının nedeni karşılıklı güven olarak ifade edilebilir. Genelde çoğu ahlâk geleneğince, yalan kötü olarak kabul edilse de, yalan ahlâkının etik içerisinde çok farklı boyutları vardır ve farklı durumlar içerisinde tartışılır. Zaman zaman bu tartışmalar sonucu, yalan her daim, kötü olarak sınıflandırılmayabilir: örneğin, bir kişinin hayatını kurtarmak için yalan söylemek gibi. Bununla birlikte genel olarak yalan tarih boyunca büyük bir ahlâksızlık, kötü bir hareket olarak görülmüştür. Yasal olarak yalanın tarifi ve getirileri de etikteki gibi farklıdır ve durumlara, yasalara ve yasal sistemlere göre büyük farklılık gösterir. Dinler tarihinde de yalanın çok önemli bir yeri vardır. Birçok din yalanı yasaklar örneğin, İbrahimi dinler yalanı günah sayarlar. Adli makamlar ve güç sahipleri yalanı sistemli şekilde yakalamak üzere çeşitli mekanizmalar geliştirmiştir. Bunlara örnek olarak kayıt sistemleri ve yalan makineleri sayılabilir. Yine de her zaman yalanı yakalamada başarılı olunduğunu söylemek güçtür. Örneğin stres durumlar yalan makinesinde yalan söylemiş gibi kalp atış hızı değişikliklerine yol açabilirler. Bazı kişiler karşısındakinin yalan söyleyip söylemediğini anladığına inanırlar. Ancak istatistiklere göre ortalama bir insanın karşısındakini %50 oranında yakalayabilmektedir. %90 doğruluğa yaklaşanlara ise ancak 1/10.000 oranlarında rastlanır. Yalan sadece insanlara özgü olmayıp hayvanlar dünyasında da yaşamda kalmak için kendini olduğundan farklı göstermek, başka birine veya ortama benzeme örnekleri yaygındır. Yalan söyleyen yakalanmadığı sürece yalanı uzun süre sürdürebilir. Ancak bu kendisi için bir ekstra bir yük teşkil eder.(Wikipedi)

***

YALAN SAĞ’IN VE DİNCİLERİN ŞANINDANDIR, EN BÜYÜK SİLAHIDIR: TAKİYE! TAKİYEYE CEVAZ VERDİKTEN SONRA SEN İSTEDİĞİN KADAR YALANIN GÜNAH OLDUĞUNU SÖYLE!

***

Kuran’deki yalanla ilgili ayetlerin çoğu ne yazık ki gündelik hayatla değil, kendisiyle, Tanrı’yla, Hz.Peygamberle ve öteki peygamberlerle ilgilidir: Örneğin:

Bakara  Sûresinin 10 . Ayetinde, “Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.”

Bakara Sûresinin 39 . Ayetinde, “İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Ama “çıkar için, bir başka insana zarar vermek için yalan söyleyenin yeri cehennemdir!” demiyor).

Bakara Sûresinin 87 . Ayetinde, “Andolsun, Mûsâ’ya Kitabı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryemoğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?” (Ama kibirlenip her gün tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen hakkında tek bir ayet yok!)

Âl-i İmrân Sûresinin 11 . Ayeti: “(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah azabı çok şiddetli olandır.”

Âl-i İmrân Sûresinin 94 . Ayetinde, “Artık bundan sonra Allah’a karşı kim yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Görüyorsunuz, Kuran’da önem verilen yalan insanın insana söylediği yalan değil, “Allah’a karşı yalan. Ben (başkaları da mutlaka vardır ama) insanlararası ilişkilerle ilgili olarak sadece şu ayeti buldum:

Âl-i İmrân Sûresinin 75 . Ayetinde, “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur’ demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.”

Allah’a karşı söylenen yalanlar bizzat Allah’ı ilgilendirir. Kuran’da insanların insanlara karşı (karşısında) söylediği yalanlarla ilgili herhangi bir ayet var mı? Örneğin borç alıp zamanında ödememek, ya da inkar etmekle ilgili; çıkar sağlamakla ilgili yalanlar. Bu yalanların ne kutsal kitapta ne de yasalarda herhangi bir yaptırımı ya da cezası yok. Örneğin bir başbakanın ekonomik durumla ilgili söylediği yalanlar? Cezası yok! Ama “Cezasını sandıkta halk verir!” deniliyor. Ama ve peki, yalanı güçlendirmek için bir kuyruklu yalan söylerse ne olacak?

***

Zombi, voodoonun Afro-Caribbean ve Creole ruhani inanç sistemlerinde ölümsüz bir insandır. Bu folklorik zombiler doğaüstü güçler ve şamanistik hekimliği vasıtasıyla, yaşayanlar arasında korku yaratmak amacı ile ölü insan bedenlerinin yeniden canlandırılmasıdır. Zombilerin daha korkunç versiyonları yamyamlık ögesi kullanılarak korku sinemasında sıkça sergilenmektedir. Ayrıca bu tür varlıklar hortlaklar ile aynı kapasitededir.” (Wikipedi).

Bu durumda “zombi”yi  “ölümsüz ve öldürülemeyen” olarak tanımlarsak, “zombi yalan” öldürülemeyen yalan anlamına geliyor. Siz öldürdükçe karşınıza dirilmiş olarak çıkıyor. “Zombi Yalanlar” (“Zombies Lies), ABD’de özellikle cumhuriyetçilere karşı (için) kullanılan bir sıfat-tanım.

ABD internet kaynaklarından kendi zombi yalanlarıyla ilgili  bir bölümü aktaracağım: “Bazı lanetli yalanlar vardır, bunlar sağcıların yalanlarıdır. Sağcıların zombi yalanları ne demektir? Bu yalanları kaç kez çürütürseniz çürütün, kaç kez yalan olduklarını kanıtlarsanız kanıtlayın, sağcılar yine söylemeye devam ederler. Etkileşim içinde olabileceğimiz alt tabaka muhafazaakarların çoğu muhafazakar medya kaynaklarından bilgi edinir, sağ kanada özgü özel bir bilgi balonunun içinde yaşarlar. Cumhuriyetçi politikacılar da o balonun içindedir. O kapalı çevrenin duvarları arasında,  muhafazakar ideolojiyle ya da olayların muhafakarlarlara özgü yorumlarıyla uyuşmayan olgular çarpıtılır, başaşağı edilir ya da hiç dikkate alınmaz. Yalanlar yaşamaya devam eder.”

Türkiye’de durum hiç de farklı değil. Osmanlı evrensel modernite ile karşılaştığından, İslamcı ve milliyetçi ideoloji bu modernite ile çelişmeye başladığı günlerden bu yana bu iki kesim ABD cumhuriyetçileri ve sağcıları gibi, kendini savunmak için,  zombi yalanlara sığınmış ve sarılmıştır.  Şu anda, bu zombi yalanlar, AKP ile birlikte ve AKP sayesinde doruklara çıkmıştır.

Türkiye’de ve Türkçe’de bazı zombi yalanlar:

1.“Atatürk Kürtlere özerklik vaat etti”: Tevatüre göre güya Mustafa Kemal  16-17 Ocak 1923 günleri yaptığı İzmit Kasrı basın toplantısında böyle bir vaatte bulunmuş ama önce kendisi daha sonra Cumhuriyet rejimi verdiği sözü tutmamış. Bu iddianın doğru olup olmadığını araştırdım ve 7 Kasım 2008 günü Hürriyet gazetesinde şöyle bir yazı yayınladım:

[1921 ANAYASASININ 11. MADDESİ

1921 Anayasasının ciddi olarak incelendiği kanısında değilim. Ancak Prof.Dr.Ergun Özbudun’un hakkını yememek gerekir : Atatürk Kültür, Dil ve  Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi tarafından 1992’de yayınlanan  “1921 Anayasası” adlı kitabı konuya derli toplu bir giriş niteliğini taşımaktadır.

Dr. Doğu Perinçek’in “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” (Kaynak Yayınları) mutlaka okunması ve incelenmesi gereken bir kitap. Özellikle de 265.sayfada başlayan, üst başlığı “Şûralarla Özerk İdare” ve alt başlığı “1921 Anayasası’nın Halkçı İdare Sistemi” olan bölümü.

1921 Anayasası’nı iyice anlamayanlar sözde “Kürt Özerkliği”ni öne çıkartırlar. Oysa 23 maddelik 1921 Anayasası’nın 10 maddesi (11-21) şûralar eliyle özerk yönetim sistemini getirmektedir.

Gazi Paşa, 3 Ocak 1922 günü yaptığı konuşmada, kabul edilen şûralarla yönetme sisteminin “halk idaresi” olduğunu ve Rusya’da “Sovyet idaresi” diye anıldığını belirtmiştir (S.267):

“Milletimizin bugünkü idaresi, hakikî mahiyeti ile bir halk idaresidir. Ve bu idare tarzı, esası danışma olan şûra idaresinden başka bir şey değildir. Ruslar buna Sovyet idaresi derler”

“Gazi Paşa, 30 ağustos zaferinden dört ay sonra, 1922 yılı aralık ayında, Türkiye devletinin ‘bir meclis, bir şûra hükümeti ile idare olunduğunu” ve ‘sonsuza kadar böyle idare olunacağı’nı da belirtmiştir.” (S.267)

Dr.Doğu Perinçek’in  bu satırlarının kaynağı Türk İnkilap Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II”nin 28 sayfasıdır.

Attila İlhan da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir yazısında, İsmet İnönü’nün, Büyük Millet Meclisi ile hükümetinin ilham kaynağının “Paris Komünü” olduğunu söylediğini ileri sürer.

Bunların dışında Mehmet Perinçek’in “Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri” (Kaynak Yayınları) adlı kitabının 36-38 sayfalarında Mustafa Kemal’in “Devlet Sosyalizmi” anlayışından söz eder.

Bütün bunlar 1921 Anayasası’nın 11.maddesinin özel olarak Kürtlere özerklik verilmesini amaçlamadığını göstermektedir. Ahmet Emin (Yalman) bey, Kürt politikasının ne olacağını sorduğu zaman Gazi Paşa 1921 Anayasası’nın şûralarla ilgili 11.maddesine gönderme yapmıştır : “Her vilayet (il)  “şûralar” (Sovyetler) marifeti ile yönetilecektir.”

Şimdi gelelim can alıcı soruya : 1921 Anayasası’nın 11-21 maddeleri 1924 Anayasası’nda neden yer almamıştır? Resmi tarihi kabul etmeyen gayrı resmi tarihçilerin ileri sürdüğü gibi amaç Kürtlere kazık atmak mıdır? Yoksa Büyük Millet Meclisi, 1921 Anayasası’nın 11-21 maddelerinin dile getirdiği  “Şûralar yönetimi”ne engel olmak için mi bu değişikliği yapmıştır ?

Bana göre ikinci olasılık geçerlidir. Değişiklik “Devlet Sosyalizmi”ne giden anayasal yolu kapatmak için yapılmıştır. Resmi ve gayrı resmi tarihçileri bu hususu incelemeye davet ederim. Aynı davet belgeselci sorumluluğundan habersiz Can Dündar için de geçerlidir.]

Şimdi, 2015 yılının şubat ayında, 1924 anayasısı ile yapılan değişikliğin sadece Devlet Sosyalizmi”ne giden yolu kapatmak için yapılmadığını, bu değişikliğe daha çok dinsel ve etnik Kürt(çü) ayaklanmalarında yol açtığını da  düşünüyorum. Özellikle de Şeyh Said isyanı bu değişiklikte son derece önemli bir rol oynamıştır.

Ben bu 7 Kasım 2008 tarihli yazıyı yazıncaya kadar hiç kimse 1921 Anayasası’nın 11.maddesine bakmamıştı. Daha sonra onlarca kez yazdım. Kürtlere özerklik verilemez mi? Elbette verilir, ama 1921 anayasasının 11.maddesine göre verilemez, çünkü yürürlükte değil. Zaten bu madde de bu iddiayı öngörmüyor ve içermiyor. Kürtçüler ve Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devletinden ayrılmak isteyebilirler, onun içinde özerklik isteyebilirler, federasyon kurmak da isteyebilirler, ama bu isteklerini asla Atatürk’ün verdiği (!) söze dayandıramazlar. Çünkü siyaset zombi yalanlarla yürütülemez.

Referans olması olanaksız bir maddeyi sürekli anmak, durmadan ileri sürmek bu durumda bir zombi yalan oluyor.

  1. İğneli Beşik ya da Fıçı: Eski Roma’dan bu yana Yahudilerin Yahudi olmayan çocukları iğneli beşik ya da fıçıya yatırıp akan kanlarını törenlerde kullandıklarına dair bir yalan. Bu yalan Türkiye’de de etkili olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Yahudilerin bu nedenle yok edildiği söylentisi dolaşırdı. Ülkemizde bu yalanı bazı yazarlar bile kullanmıştır. Kimler olduklarını internette bulabilirsiniz.

3.CHP tek parti döneminde camileri kapattı, çoğunu ahır yaptı: Kanıtlanmamış aksi kanıtlanmış bir yalan. Bu yalanı, sağ ve İslamcılar  1930’lardan bu yana kullanmıştır. R.T.Erdoğan ve hempaları bu yalanı durmadan söylemektedirler. Belki yarın bile söyleyecekler.

4.Laiklik dinsizliktir: Bunu iddiayı ileri sürenler, söylediklerinin yalan olduğunu bilirler ama bile bile kullanırlar. Başları sıkışınca yarın da kullanacaklar.

5.Mum söndü yapmak: Kızılbaşların toplandıkları mekanda yanan mumları söndürüp önüne gelenle yattıkları yalanı.

Yıl 1997: Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, “Aydınlık Türkiye İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri için “Mum söndü oynuyorlar” demişti.

  1. “17-25 girişimi Paralel Yapı’nın darbe girişimidir” tam anlamıyla hem de kyruklusundan bir zombi yalandır.
  2. Erdoğan ve Sümeyye’ye suikast tehditleri ve girişimleri: Suikast yapacak kişi tehdit etmez, yapar. Ama bu zombi yalan yıllarca sürecek. Ben de yıllarca ölüm tehditi aldım. Ne Hürriyet gazetesinden ne de Polis’ten koruma talebinde bulundum. Sadece, “Beni neden öldürmek istiyorsunuz, zaten nasıl olsa ölmeyecek miyim, ölümsüz değilim, ölümsüz olduğumu söyleyenlere inanmayın!” diye yazdım, dalga geçerek.

***

AKP’NİN CHP HAKKINDA ZOMBİ YALANLARI (“AKAP YALANLARI” diye bir internet sitesinden aldım):

KARA PROPAGANDA 1 : “2.DÜNYA SAVASI’NDA JAPONYA’DA VE ALMANYA’DA TAŞ TAŞ ÜSTÜNDE KALMAMASINA RAĞMEN BU ÜLKELER SAVAŞ SONRASI GELİŞTİ; TÜRKİYE CHP YÜZÜNDEN GELİŞMEDİ”

Bu yalanı çürütmek için sadece yakın tarihi biraz bilmek yeterlidir.

1.Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en kanlı savaşından ülkeyi kurtararak, yüz binlerce insanın ölmesini, sakat kalmasını, belki de ülke bağımsızlığının kaybedilmesini önleyen CHP’dir.

CHP’nin ülke için kuruluş dönemi sayılan Tek Parti dönemini de sayarsanız bugüne kadar iktidarda yaklaşık 34 yıllık bir geçmişi vardır. Bunun 27 yılı Tek Parti dönemi, geriye kalan 7 yılı ise koalisyonlu ya da dışarıdan destekli dönemlerdir.

Sağ Partiler’in AKP öncesine kadar iktidar dönemleri yaklaşık 49 yıldır. AKP ile birlikte bu dönem 61 yıla çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi ülke yönetimine genellikle hakim olan iktidar CHP değil, AKP’nin türevlerinden geldiği DP, AP, DYP, ANAP gibi partilerdir.

Bu olguyu AKPliler’in sık sık atıfta bulunduğu 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın ve Japonya’nın tekrar kurulup genişlediği dönemlere özel olarak indirgeyip incelersek daha kritik bir tablo ortaya çıkmaktadır.

2.Dünya Savaşı 1945’te bitmiştir. 1950’ye kadar CHP Tek parti iktidarı mevcuttur. 1950’den yani bu 2 ülkenin yeniden inşa edildiği günden AKP öncesine kadar CHP ülkeyi koalisyonlarda dahil 12 yıl, Sağ partiler 49 yıl yönetmiştir.

Bu kıyaslama ve mantık ile yaklaşırsak, Japonya ve Almanya’nın yeniden kurulduğu, Türkiye’nin gelişemediği dönemlerle ilgili yargılayıcı soruyu AKPliler’in değil, CHPlilerin sorması en büyük haklarıdır.

Almanya’nın ve Japonya’nın kendini yeniden inşa ettiği yıllarda iktidarda Demokrat Parti, AP, ANAP,DYP olarak hep siz vardınız.

Ülkeyi niye geliştirip kalkındıramadınız?

Çünkü olayları Erdoğan gibi politik fırsatçılıkla, populizmle ve kara propagandacılıkla (zombi yalanlarla) değil, ekonomi ve tarih biliminin bulgularıyla ele alıyoruz.

CHP’nin sorumluluğu  toplumsal verileri gündelik popülizme ve slogancılığa kurban etmeden bilimsel doğrulukla insanlara anlatmaktır.

Japonya, Sanayi Devrimi’nin 1800ler’in ortasında Meji dönemi ile yakalamıştır. Doğu’da Sanayi Devrimi’ni ilk yakalayan ülkedir.

1800ler’deki Meji Dönemi ile sanayide büyük bir atılım yapan Japonya o yıllarda kendi gemilerini, denizaltılarını, savaş uçaklarını üretmeye başlamış, üretemediklerini satın alabilecek güce erişmiştir.

Bugün Japon araba ve elektronik devi olarak bildiğimiz bir çok marka o yıllarda savaş araç gereçleri ve silahları üreten markalardır. Japonya 2. Dünya Savaşı’nda yenilip orduları lağvedilince bu şirketler araba ve eletronik üreten şirketlere dönüştürülmüşlerdir.

Japonya, 2. Dünya öncesinde Kore, Çin, Myanmar, Filipinler ve daha birçok Pasifik ülkesini işgal ederek bölgesel büyük bir kolonyel güç kurmuştur.

Almanya da 2. Dünya savaşı büyük bir sanayi devrimi evresinden geçmiş, dev bir silah sanayi kurmuştur. Alman tankları o dönemin en üstün tanklarıdır.

2.Dünya savaşı gibi büyük bölgesel ve kıtasal savaşları bu 2 ülke o dönem dünyadaki en son model uçaklarla, gemilerle, denizaltılarıyla, füzelerle, bombalarla yapmıştır.

Hem Almanya hem Japonya dünya devleri olarak bu savaşı gerçekleştirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasındaki en büyük etken Sanayi Devrimi’ni ıskalamasıdır. Sanayi Devrimi’nin anavatanı İngiltere, buharlı gemilerle Amerika Kıtasından Avustralya’ya kadar büyük bir imparatorluk kurmuştur. Daha sonra Sanayi devrimini yakalayan Almanya ve Japonya ile dünya üzerinde pazar savaşları başlamıştır.

Kendi aralarında savaşan bu ülkeler o dönem sanayinin, üretimin ve son model teknolojinin mimarlarıdır.

  1. Dünya Savaşı bittiği zaman yıkıma uğrayan Japonya ve Almanya’ya ABD büyük krediler vererek ekonomilerini yeniden inşa etmiştir.

Sanayi üretimini ve tekniğini bilen bu iki ülke için kendini yeniden inşa etmek zor olmamıştır.

Başka bir deyişle, savaş bitiminde bir Alman ya da Japon fabrikasına dönmüş, savaş ihtimali kalktığı için terhis olan Türk askeri tekrar tarlasına, bahçesine, köyüne dönmüştür.

Aradaki iktisadi ve sosyolojik fark çok büyüktür.

O dönemin sosyolojik ve iktisadi arka planını bilen birisi için ” Japonya, Almanya kalkındı, Türkiye niye kalkınamadı ” sorusu gülünç bir sorudur.

Böyle bir soru herhangi bir nedenle kabul edilebilse bile, cevabı vermesi gereken Sag partilerin siyasi mirasını taşıdığını gururla söyleyen AKPliler’dir.

KARA PROPAGANDA 2 : “CHP 90 YILDIR NE YAPTI?”

Bu soruyu durmadan yineleyen AKPli dostlar’a şu soruyu sormak istiyoruz.

“AKP öncesi siz neredeydiniz? Başka bir ülkede mi yaşıyordunuz?”

AKP’nin bugün “Siyasi mirasçısıyım.” dediği DP’yi, onun mirasçısı AP’yi – DYP’yi ve ANAP’ı sizler seçip uzun yıllar iktidara getirmediniz mi?

“90 yıldır CHP ne yaptı? ” dediğiniz dönemin büyük çoğunluğu sizlerin durmadan tabelasını değiştirdiğiniz Sağ Parti iktidarları döneminde geçmiştir.

CHP, kurulduğundan beri büyük bir çınar gibi durmaktadır.

Sağ partiler hileli iflas eden patronların yeni tabelalarla kurduğu şirketlere benzemektedir. Geçmiş olarak sadece tabelayı astıkları güne sahip çıkmakta, daha önceden destekledikleri ya da bizzat içinde yer aldıkları Sağ partilerin enkazlarını  “90 yıldır ne yaptı? ” diyerek CHP’ye mal etmektedirler. Çok ilginç…

DP’nin, ANAP’ın siyasi miraslarına sahip çıkıp sorumluluklarını kabul etmemek ve başarısız politikalarını CHP’ye mal etmek !!!

Özal’ın yaptığı barajı sahipleniyorsaniz, ülkeye büyük zarar veren  “Hayali ihracatları ” ile de yüzünüzün kızarması gerekmez mi?

Her 10 – 15 yılda bir parti kurup,  “Kutsallık” ya da “Mağduriyet ” hikayeleriyle iktidara gelip, altına imza attığınız büyük yolsuzluklarla ve vurgunlarla yüzleşmekten tabela değistirmeyle kurtulamazsınız.

AKP öncesi dönemlerde de Menderes, Demirel, Özal, Çiller, M.Yılmaz olarak iktidara gelenler sizlerin desteklediği partiler değil miydi?

Bir soru(n) daha…

Demirel’in, o dönemki Muhafazakar gazetelerinizde takkeyle, tespihle resmini çizip 30 yıl ” Baba ” diye omuzlarda taşıdınız. Bugün “babanız”a  küfür ediyorsunuz. Ancak bu sizin o dönemlerden sorumlu olmanızı ortadan kaldırıyor mu?

KARA PROPAGANDA 3 :  “İŞBANKASI CHP’NİNDİR. CHP ÇOK ZENGİN BİR PARTİDİR. “

İş Bankası kesinlikle CHP’nin değildir.

Bunun da hiçbir gerçekliği olmayan büyük bir yalan olduğu belgeleriyle ortadadır. CHP’nin bir bankası yoktur, ancak AKP’nin bütün Kamu bankalarını çiftlik gibi yönetip, büyük kredi usulsüzlükleri yaptığı artık saklanamayacak bir gerçekliktir.

CHP ile İş Bankası arasında olmayan gelir ilişkisi üzerinde şehir efsaneleri yaratmak yerine AKPli dostlar’a Başbakan’ın Ekonomi Danışmanı Yiğit Bulut’un AKP’yi ateşli bir şekilde savunduğu bir dönemde yazdığı Türk bankacılığının ne hale getirildiğinin itiraf eden yazıları okumayı öneriyoruz

Bankadan hiçbir geliri olmayan CHP ile uğraşmak, yerine Faiz lobisi ile mücadele ediyorum yalanı ile halkı kandırıp mevcut bankaları hiçbir hükümetin geçmişte cesaret edemediği bir sekilde  Faiz Lobisi’ne peşkeş çeken ve elinde kalanını da kurduğu soygun hanedanlığı ile hortumlayan AKP’nin yarattığı acı gerçeklerle yüzleşmelisiniz.

KARA PROPAGANDA 4 : CHP  CAMİ YIKTI

Bu sadece AKP döneminde değil, ondan önceki Sağ iktidarlar ve çevreler tarafından onlarca yıldır istismar edilen, kentlerden köylere kuşaklar boyu yayılan bir efsanedir.

CHP zamanındaki Cami yıkma hikayelerinden, Menderes’in yıktığı ya da sattığı camilerden, Padişah Vahdettin’in Fransızlar’a sattığı Cami iddiasına kadar araştırmacı yazar Sinan Meydan bu konuda çok kapsamlı çalışmalar yapmıştır.

Sözü direk bu önemli iddiaların yer aldığı yazılara  (ve kitaplara) bırakıyoruz.

“Cami yıktı ” propagandası ile yıllarca muhafazakar kesimi narkozlayan AKP, iktidarında hem AVM için Cami yıkmış hem de bunun çok normal olduğunu gerekirse yol için cami yıkabileceğini açıkça belirtmiştir.

KARA PROPAGANDA 5 : İNÖNÜ PARALARIN ÜSTÜNDEN ATATÜRK’ÜN RESMİNİ ÇIKARTTI KENDİ RESMİNİ BASTIRDI.

İnönü’nün paraların üstüne resmini basması, 16 Mart 1926 tarihinde çıkan ” Elli, yüz, beş yüz ve bin liralık banknot basılır ve on yüzüne reis-i cumhur hazretlerinin resmi bulunur” hükmünün yer aldığı 3322 sayılı kararnameye dayanır. Bu yasa gereğince, 1927 yılında basılan paralara Atatürk resimleri konuldu.

Atatürk öldükten sonra Cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İnönü”nün resimleri bu kararname ile paraların üstüne basıldı.

KARA PROPAGANDA 6 : ATATÜRK ZAMANINDA DEMOKRASİ YOKTU.

2000’li yıllarda insanoğlunun ulaştığı  “Evrensel Demokrasi ve Değerler” merceğinden 1930’lar dünyasına bakıp, bugünün yargılarıyla o günü değerlendirerek böyle bir sonuca varmak olsa olsa bir çeşit cehalettir.

Daha da vahimi, 600 yıl hüküm süren Osmanlı’nın hanedanlık yönetimine büyük bir kutsiyet vererek  özlem  duyan bir grubun böyle bir yargıda bulunması cehalette dibe vurmaktır.

Modern Demokrasi dünya tarihinde çok yeni bir olgudur. Gerçek kurum ve kurumlaşmasını son 200-250 yıllık bir zaman diliminde yaşamaktadır.

Modern demokrasinin ortaya çıkıp kurumlaşması Sanayi devrimine paralel bir olgudur. Sanayi devrimi ile sınıfların ortaya çıkması, sınıflar arasındaki mücadeleler, feodal kimliklerin kentlere göçle çözülüp yerine bireysel kimliklerin ve aidiyetlerin önem kazanması gibi faktörler bugünkü modern demokrasinin işletim sisteminin en büyük dinamikleri olmuşlardır.

Batı ülkelerinde sanayileşmenin gelişmesi ile ortaya çıkan farklı sınıflar ve kentlerde oluşan sosyal tabakalar çıkar alanlarının farklılaşması ile büyük mücadelelere başvurmuşlardır. Bu mücadeleler sonucu emek ve sosyal haklar, kadının seçme seçilme hakları, toplumsal örgütlenme, parlamentoda temsil gibi Sanayileşme ve kentleşme dönüşümlerine bağlı olarak Batı toplumlarında ortaya çıkmıştır.

Atatürk zamanı daha çok yeni bir devletin yeni baştan inşa edildiği bir dönemdir. Atatürk’ün birincil kaygısı devleti yeniden kurmak idi. Bununla birlikte Atatürk, demokrasinin ileride üzerine yeşereceği temelleri de büyük özveriyle atmıştır.

O dönemde, gelişmiş Batı ülkeleri de dahil bütün dünyada 10-15 ülkede Parlamento var idi. Dünyanın birçok ülkesi krallıkla yönetiliyordu. Bizdeki Parlamentoyu tek parti olarak eleştirebilirsiniz. Ancak kuruluş dönemi için tek partili parlamento yadırganamayacak bir kazanımdır o dönemde. Nitekim çok partili döneme CHP’nin öncülüğünde bu parlamento üzerinden geçilmiştir.

Atatürk’ün birçok Batı ülkesinden evvel kadınlara verdiği temel haklar gerçekten bütün dünyanın takdir ettiği bir olgudur.                                                                                            Batı ülkeleri tarihlerine baktığınız zaman Sanayi devrimi döneminde yoğun sınıf savaşları meydana gelmiştir.

O dönem işçiler günde 16 saat haftada 7 gün hiçbir sigorta ve emeklilik garantisi olmadan çalıştırılıyorlardı. Sanayi devrimi ilk ortaya çıktığında Batı’daki işçilerin ortalama yaşam süresi 40li yaşlara kadar düşmüştü.

Bati’da kanlı ve büyük mücadelelerle kazanılan işçilere günde ortalama 8 saat çalışma iznini, sendikayı, sigortayı, emekliliği hiçbir büyük sınıf savaşına sahne olmadan ülkemizdeki emekçi kesim Cumhuriyet döneminde almıştır.

Bu bile demokrasi adına büyük kazançtır.

Modern Demokrasi modern zamanların yanı Sanayi ve Kent toplumlarının ürünüdür.

Osmanlı zamanında Demokrasi yoktur. Onun öncesinde de yoktur. Eski dönemlerde hemen hemen bütün ülkeler kralıklarla, hanedanlıklarla yönetilmekteydi. Çünkü o dönemlerin gerçekleri ve zamanlarının ruhu buydu.

Bu yüzden “Atatürk zamanında Demokrasi yoktu” diyenlere onların sığlığına düşerek “Osmanlı zamanında da Demokrasi yoktu “ diye cevap vermiyoruz.

Sanayileşmenin, kentleşmenin üzerine yükselen Modern Demokrasinin inşası için devlet kurucusu olduğu dönemde ülkeyi hem ekonomik olarak sanayileştirmeye uğraşan hem de Modern demokrasinin üzerinde yükseldiği parlamentoyu kuran kadınlar da dahil olmak üzere birçok sosyal gruba haklarını veren Atatürk’e teşekkür ediyoruz.

Demokrasi zamana, ekonomiye ve koşullara göre sürekli kendini yenilemekte ve geliştirmektedir.

Amerika demokrasi temelleri üzerine kurulmuş bir ülkedir.

Thomas Jefferson, meşhur ” Bütün insanlar eşit yaratıldı.” sözünü söylediğinde 300 köleye sahipti.

Yakın zamanlara kadar siyahlara uygulanan ırk ayrımı döneminde ABD “demokrat”  bir ülke olarak kategorilendirilmekteydi.

Buradan varmak istenen sonuç Demokrasi gelişen bir paradigmadır. Gelişim evrelerini kendi dönemlerinin ruhuyla ve koşullarıyla değerlendirmek gerekir.

Atatürk hem Sanayileşmenin, hem modernleşmenin hem de Demokrasinin temellerini kurmuştur.

Hiçbir ülkeye Demokrasi kurulduğu gün gelmemiştir.

KARA PROPAGANDA 7 :  “İnönü zamanında ekmek karne ile dağıtıldı, kuyruklar vardı. CHP halkı yokluğa mahkum etti.”

Cumhuriyet dönemi ülke ekonomisi yokluklar üzerine kurulmuştu. Sanayi devrimini ıskalayan, toprakları ve halkları dağılan, nüfusunun verimli iş gücü olabilecek kesiminin çoğunu savaşlarda ve göçlerde kaybeden ülkemiz, kuruluş döneminde içeride binbir güçlük yaşarken aynı zamanda dünya konjonktürü de büyük bir kaos yaşıyordu.

İnönü döneminde, 1. Dünya Savaşı’nın vurduğu ekonomik darbelerin üstüne ayrıca dünyayı kasıp kavuran 1929 Bunalımı ve onun üstüne de 2. Dünya savaşı gibi Avrupa’dan Pasifik’e kadar devam eden tarihin en kanlı savaşı gerçekleşmiştir.

O dönem yeni kurulan, Osmanlı’dan ciddi bir ekonomik alt yapı mirası olmayan Türkiye Cumhuriyeti, 2. Dünya savaşının korkunç kamplaşması içerisinde bağımsız kalmaya çalışarak her ihtimale karşı yine de savaşa hazırlanmıştır.

İnönü, hem ülkede üretimi kıt, hem savaş ve kriz yüzünden ithalatı çok zor olan buğday  ve ekmek tüketiminde kotalar koyarak halkı karneye bağlamıştır. Bütün amaç bu kıtlık ve belirsizlik içerisinde hem kaynakları israf etmemek hem de savaş ihtimalinde orduyu besleyecek stok oluşturmaktır.

  1. Dünya savaşının o en buhranlı günlerinde halkı ekmek ve yiyecek karnesine bağlayan tek ülke Türkiye değil; aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi gücü olan İngiltere, öteki Avrupa ülkeleri ve ABD’de aynı politikaları harfiyen uygulamıştır. Hem krizden, hem savaştan dolayı büyük güçlükler ve yokluklar yaşayan Avrupa’da insanlar uzun süre karneyle yiyecek,elbise, petrol almıştır.

Sadece yiyecek değil, elbise ve ayakabı gibi öteki temel ihtiyaçlarda  karneye bağlanmıştıDünya Savaşı’nın ve 1929 Global Ekonomik krizinın hüküm sürdüğü o yıllarda sadece dünyanın en güçlü devleti Ingiltere’de değil, hemen hemen bütün Avrupa’da yiyecek, içecek, petrol, ayakkabı gibi bütün temel ihtiyaçlar karne ile dağıtılıyordu.

O dönem bütün dünya hem Ekonomik krizle derinden sarsılıyor; hem de Avrupa’dan Afrika’ya, Uzak Doğu’ya kadar yayılan 2. Dünya Savaşı ile büyük yıkımlar  yaşıyordu. Türkiye için o dönem en büyük öncelik güvenlik, yani böyle bir süreçten ayakta kalarak çıkmaya çalışmaktı.

İsmet İnönü de, Türkiye’nin katılacağı bir savaş ihtimaline karşı elinden gelen önlemleri alarak zaten kaynakları kıt olan ve ciddi bir üretim ekonomisi olmayan, yeni  devleti felaketlere karşı korumaya çalışıyordu.

O dönem savaşa girmemek Türkiye için büyük bir şans ve lütuf oldu. Büyük savaşlardan büyük yıkımlarla ve acılarla çıkan halkın ve ülkenin yeni bir savaştan galip çıkacak gücü azdı.Ülke hastalıklarla, önceki savaştan kalma yaralarla uğraşıyordu.

Çok tuhaftır, İngiltere’den, Fransa’ya, Almanya’ya, ABD’ye o dönem dünyanın bütün büyük devletleri yiyeceği, giyeceği, petrolü karne ile dağıtmak zorunda kaldığı için ülkelerinde hiçbir zaman yargılanmadılar, eleştirilmediler. O dönemki koşullardan ülkelerini başarı ile çıkartan Avrupalı liderler hiçbir zaman karneyle, yoklukla eleştirilmemiş; ülkelerini o zor şartlardan çıkarttıkları için hep saygı duyulmuşlardır.

Biz de ülkeyi savaşa sokmamayı başaran o dönem ki CHP yönetimi, bugünkü AKP iktidarı tarafından alkışlanmak yerine; hoyratça “CHP halkı ekmek karnesine bağladı, yokluğa mahkum etti” diyerek eleştirilmekte, kitleler bu söylemlerle hipnozlanmaktadır.

Menderes’in yardımcılığını ve İç İşleri Bakanlığı’nı yapan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu bir konuşmasında İsmet İnönü’yü 2. Dünya savaşına girmediği için “İsmet inönü milletimizin erkekliğini öldürdü” diyerek eleştirmiştir. 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünyanın büyük kıtlıklarla ve yıkımlarla yaşadığı o acı dönemde ülkemizi savaşa sokmadan çıkartan o dönemki yönetime şükranlarını sunmak yerine, dünya gerçeklerini halktan saklayıp sadece  “karne dağıttı, yokluk vardı ” diye anlatmak gerçeğe tecavüz etmektir.

Nitekim İnönü’nün kendisine  “Sen bizi ekmeksiz, şekersiz bıraktın.” diyen bir çocuğa verdiği “Ben sizi ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım.” cevabı dönemi en güzel özetleyen ifadedir. Buna benzer bir ikinci kara propagandayı da konu benzerliği varken ele alalım.

KARA PROPAGANDA 8: 1970ler’de CHP döneminde yine Petrol,Yakıt, Şeker ve Yağ kuyrukları vardı.

Bu da hoyratça sadece CHP’ye mal edilen kuyruklu yalanlardan birisidir. Erdoğan’ın meydanlarda yıllardır yuhaladığı 1970ler’deki CHP hükümetlerinin tarihi çok kısadır. MSP ile ( o dönem Erdoğan’da MSPli idi) 20 Ocak 1974’de kurduğu ortak hükümet 17 Kasım 1974’te 10 ay sürerek bitmiştir. 2. Ecevit hükümeti ( Dışarıdan milletvekili desteği ile) 5 Ocak 1978’den 12 Kasım 1979’a kadar sürmüştür.

Bahsettiği petrol, benzin, yağ, şeker gibi maddelerin yokluğu sadece CHP iktidarlarında değil, aynı zamanda Demirel’in 70’ler’de kurduğu Milli Cephe hükümetleri zamanında da yaşanmıştır.

Öyle ki, Demirel’in o zamanlarda söylediği  “Benzin vardı da biz mi içtik”  gibi sözleri ta bugüne kadar halk arasında devam edip gelmiştir.

1970’lerdeki kıtlığın 2 ana nedeni vardır.

  1. neden Tarihte “Yom Kippur” savaşı olarak bilinen Ekim 1973’de başlayan Arap – İsrail savaşı petrol fiyatlarını 1 yıldan kısa bir sürede 4 kattan daha fazla arttırır. Bu savaş sırasında Petrol Üreten ve İhraç eden Arap ülkeleri İsrail’e destek veren ülkelere petrol satmayacağını ve petrol ihracatını kısacağını açıklar. Bu gelişmelere bağlı olarak Global Borsalarda çöküşler başlar.

1973’te başlayan bu savaşın üzerine Ecevit hükümeti 1974’te Kıbrıs’a askeri harekat düzenler ve bu harekat sebebiyle büyük devletler ülkemize ekonomik ambargo koyar. Hem Arap – İsrail savaşları ile bir anda petrol fiyatlarının fırlaması, gelişmiş ülkelerdeki borsalarda başlayan krizler ve Kıbrıs Harekatı nedeniyle konulan ambargo ülke ekonomisinde çok büyük hasarlara yol açmıştır.

İşin Türkiye’de bilinmeyen yanı, bu süreci sadece Türkiye değil, hem Avrupa hem de Amerika petrol ve temel madde kıtlıklarıyla yaşamıştır.

Petrol üretim için en stratejik ürünlerin başında gelmektedir. Sadece arabada yakıt olarak değil, birçok ürünün hammadeyken işlenilmesinde de doğrudan ya da dolaylı olarak kullanılır.

ABD ve İngiltere sıradan bir ülke değildir. Dünyanın her yerinden petrol alıp, işleyip yine dünyaya satan ülkelerdir. Görüldüğü gibi 1970ler’deki Petrol krizi onları bile mahvetmiştir. AKP, 1970ler’de bütün dünyanın yaşadığı bu kara tabloyu CHP’ye karşı hoyratça kullanmaktadır.

İnönülü yıllarda, büyük bir basiretle ülkeyi dünyanın en kanlı savaşından ve ekonomik krizinden ayakta kalarak çıkartan CHP, 1974 yılında da, bir yıl önce başlayan savaşa,onun akabinde başlayan krize ve Batı’nın ambargolarına aldırmayarak 1974 Kıbrıs Harekatı’nı düzenleyerek adada soydaşlarımızın can güvenliğini sağlamıştır.

O dönem Ecevit’ini eleştiren Erdoğan ise, kendi iktidarı döneminde Kıbrıs’ı Annan planı dahilinde geri vermek için uğraşmış, Rumlar’ın Annan Planını reddetmesiyle Kıbrıs, elden çıkmaktan kurtulmuştur. Enerji konusunda herkesin bilmesi gereken husus şudur. Türkiye yapısal olarak ithal enerjiye bağımlı bir ülkedir.

AKP’nin iktidara geldiği 2002’de, enerjide dışa bağımlılık yüzde 69 civarındaydı, 2010’da bu oran yüzde 73’u gördü. Türkiye doğalgazda yüzde 98, petrolde ise yüzde 92 oranlarında dışa bağımlı. Bu tablodan çok net anlaşılacak durum şudur. 1970ler’deki gibi bölgemizde yaşanacak bir savaş ya da kaos %80’nin üzerinde yabancı kaynaklara bağımlı ülkemizi anında 1970ler’deki petrol, şeker, un, yağ kuyruklarına geri götürecektir. 1970ler’deki Global krizi CHP’ye yükleyip durmadan eleştiren AKP’nin benzer bir durumun tekrar yaşanabileceği koşullar için ciddi hiçbir alternatifi yoktur.

Somut bir örnek: Bundan birkaç ay önce İran, teknik sorunlar yüzünden Türkiye’ye gaz göndermeyi durdurdu. Anında o hat üzerinden gaz alan yerlerimiz gazsız kalmadı mı?

Çok açık bir örnek: Karnelere ve enerji kıtlıklarına karşı olan AKP’nin daha 2013 Ekim ayında Ankara’da Doğalgazı karneyle dağıttığı ortaya çıkmadı mı?

Doğalgazı karneye bağlamak gibi uygulamalar ortada büyük bir savaş, kıtlık ya da buhran yokken nasıl oluyor da yıllarca karşı propagandasını yapan ve bu konuda çok hassas olan AKP iktidarı döneminde olabiliyor?

KARA PROPAGANDA 9 : CHP ve  İSKİ Yolsuzluğu.

AKPliler’in yıllardır takıntı bir şekilde durmadan vurguladığı İSKİ Olayında, aslında AKP’ye verilen çok büyük bir ahlak dersi vardir.

Herşeyden önce İSKİ Olayı CHP değil, SHP döneminde ortaya çıkmıştır. Ancak siyasi bir miras olarak faturası hep CHP’ye kesilmiştir. Bunu normal görelim. O dönem CHPliler, SHP’de siyaset yapıyordu.

Ama burada normal olmayan bir durum var. AKP, yeni kurulan bir parti olarak geçmişte hiçbir partinin enkazını sahiplenmiyor. O partilerin yolsuzluklarıyla kendini ilintilendirmiyor. Ama çok ilginçtir siyasi mirasına gelince kendisini bir ANAP, DP gibi görüp Özal’ın ve Menderes’in siyasi mirasını misyonu yaptığını söylüyor.

Sağ partiler hileli iflas edip tabela değiştiren şirketler gibi. Geçmişin mirasını alıyorlar ama sorumluluğunu kabul etmiyorlar.Her 10 yılda bir yeniden kurulduları için Parti geçmişleri yok gibi görünüp, ta 1930lar’ın CHP’sini acımazsızca eleştirebiliyorlar.

Gelelim İSKİ dönemine… AKPliler’in büyük çoğunluğu o dönem ANAP’ta siyaset yapıyordu ve Özal’a destek verdiler. Bunu gururla söylerler hep. ANAP’ın İSKİ’yi defalarca katlayacak “Hayali İhracat”  vurgunlarına ve Özallar’ın Prenslerinin, Papatyalarının yolsuzluklarına niye sahip çıkmıyorlar?

Özal’ın yaptığı köprüyle övünüp, hayali ihracat dosyası ile yüzü kızarmamak nasıl bir ahlak?

İSKİ büyük bir yolsuzluktur. Asla inkar edilemez.

İSKİ olayı ortaya çıkınca ilk hareket eden Sözen’dir. İçişleri Bakanlığı’nı telefonla arayıp en iyi müffettişlerini görevlendirerek olayı detaylarına kadar soruşturmasını istemiştir.

SHP bu olayın ortaya çıkması üzerine AKPliler’in Deniz Feneri’nden beri her yolsuzlukta ortaya attığı “ Şu güç Komplo kurdu, bu güç operasyon yapıyor..” gibi senaryolara sarılmamıştır.

Daha sonra İSKİ davası sorumluları AKPliler’in o dönem “ CHPlilerin elinde” olduğunu söyledikleri mahkemelere çıkartılarak yargılanmış suçlular hapis cezaları almış, paralar hazineye iade edilmiştir.

Dönemin İSKİ müdürü Ergun Göknel bugün zor koşullarda eski bir eşinden kalan emekli maaşı ile yaşamaktadır.

Soruyoruz…

AKP’nin ta İstanbul Belediyesi’ndeki büyük yolsuzluklarından, Deniz Fenerinden ve son zamanlarda insanların midesini bulandıran milyarlarca dolarlık organize vurgunlarından kim yargılandı?

Evet, SHP döneminde İSKİ Olayı oldu.

Sorumluları  mahkemelerde yargılandı cezalandırıldı. Kimse lobi operasyonu gibi senaryo yazmadı. Sözen örnek bir davranışla olayın incelenmesi için İçişileri bakanı’ndan en iyi müffettişleri talep etti.

CHPliler’in gösterdiği bu samimi ve medeni davranışı niçin gece gündüz CHP’ye İSKİ yüzünden saldırıp, İSKİ’nin yanında milyon kat daha büyük kendi yolsuzluklarına gelince yüzlerce senaryo yazan AKPliler gösteremiyor? CHP’nin İSKİ Davasındaki tutumu AKP’ye büyük bir olgunluk ve ahlak dersidir.

Aynı davranışı haklarında korkunç kasetler çıkan AKPliler’den de bekliyoruz.

Komplo ya da oyun gibi bir korkunuz varsa mahkemeleri dağıtmak yerine, TV’lerde Canlı yayınlayın. Herkesin iddiası ve delili ortaya dökülsün. O mahkemelerdeki her türlü iddiayı ve delili gören halkın vicdanında oluşacak karar gerçek karardır.

—————————————————————————–

NOTA BENE: AKP, 17 ve 25 Aralık’ta ortaya çıkan, bakanların, oğulların ve kızların karıştığı vurgunları hukuku iğdiş ederek kapatmadı mı?

AKP, Suriye içinde bulunan Türk toprağında yer alan Süleyman Şah Türbesini’ni, Türbe’yi bekleyen Türk askerlerini kaçırarak, İŞİD’e teslim etmedi mi? Bu işlem vatana ihanet değil mi?

——————————————————————————–

KARA PROPAGANDA 10: Kılıçdaroğlu SSK’yı batırdı, Rahşan Affı ile kurtuldu.

Bu da AKPliler tarafından dilden düşmeyen kara bir propagandadır.

Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir. SSK, bakkal dükkanı ya da holding değildir. Kâr değil, hizmet anlayışına dayanır. Birçok ülkede SSK’lar zarar eder ve finansmanı kamu bütçesinden sağlanır.

AKP zihniyetinin mantığıyla olayı ele alalım ve kar etmesi gerektiğini düşünelim. SSK’nın genel politikalarını müdürü değil, iktidar belirler. Eğer ortada zarar ya da bir başarısızlık varsa iktidar partilerinin politikalarını uygulayan bürokrat yöneticiler değil, iktidar partisi bizzat sorumludur.

Kılıçdaroğlu 1992 -99 SSK Müdürlüğü döneminde çoğunlukla AKPliler’in o dönem oy kulandığı ANAP, DYP gibi partilerle çalışmıştır.

Eğer bir zarar hesabı sorulacaksa AKPliler’in o dönemlerde aktif destekledikleri bu partilerinden sorulmalıdır. SSK’nın o dönemdeki zararlarında en etkin faktör Özal tarafından çıkartılan erken emeklilik ve 1990li yıllarda Merkez Sağ partilerin popülist politikalarıdır.

Gelelim AKP yönetimindeki SGK’ya..

“2014 yılında sosyal güvenlik kuruluşlarının toplam gelirleri 174,4 milyar lira, toplam giderleri 196 milyar lira ve gelir-gider açığın ise 21,6 milyar lira olacak. GSYH’ye oran olarak da gelirleri yüzde 10,15, giderleri yüzde 11,40 ve açığı yüzde 1,26 olarak gerçekleşecek.

Yani SĞK’nın 2014 yılı bütçesindeki zararı 21, 4 milyar TL oldu. Bu da Başbakan Erdoğan’ın SGK performansı.

Başka söze gerek var mı? “

AKP’nin SSK propagandasının bir başka zehirli yüzü “ Rahşan Affı ile Kurtuldu “ Yalanı O dönem SSK’yı dolandırmak suçundan açılan bir soruşturma dosyasında Kılıçdaroğlu da vardı. Ancak yargılanan ya da sanık olarak değil, kendisinden bilgi alınan “ ifade sahibi “ olarak yer alıyordu. Dosya daha sonra Rahşan Affı ile kapandı.

Yolsuzluğun ya da Rahşan Affı’nın Kılıçdaroğlu ile bir ilgisi yoktur.

————————————————————————————-

NOTA BENE: “Muhalefet görevini yapmıyor, muhalefet çalışmıyor; halk-seçmen AKP’den bıktı, ondan kurtulmak istiyor  ama oy verecek alternatif bulamıyor” demek budalalıktır. Halk gerçekten böyle düşünüyorsa süzme budaladır; halkın böyle düşündüğünü sanmak bir kez budalalıktır; AKP’nin ekmeğine yağ sürmektir. Çünkü muhalefet çalışıyor ve AKP’nin alternatifi AKP dışındaki bütün partilerdir. Hangisi mi? Halkın küncü (susam) kadar beyni varsa, o kadar vicdanı varsa, kullansın; aradığını ya da belasını bulur!”

Özdemir İnce böyle düşünmektedir. İster zombi yalanları kocakarı ilacı gibi yutarsınız, ister bok çukuruna atarsınız. Seçim sizin! Bilgi ve ilginize sunulur!…

————————————————————————————

ÖZDEMİR İNCE

23 ŞUBAT 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

“ZOMBİ YALANLAR (ZOMBI LIES)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.